Tüketmeyelim, Yararlanalım…


English

Tuketim kelimesine yerine, yararlanmak isterseniz baska bir onerim olacak…

“Tüketim” yerine “yarar” sozcugu bana sanki daha dogru gibi geliyor. “Yararlanmak” eylemi de “tuketmek” eyleminden daha iyi seyler ifade ediyor. 
 
“Yarar” sozcugu icindeki anlamlarda “bir isten elde edilen iyi son uc”(tdk sozluk 1.anlam) veya “uygunluk””(tdk sozluk 3.anlam)”Tuketim”in aksine, “yararlanmak”, “yok etmek” anlamina gelmiyor. 
 
Ayrica, “yarar” kavramini, Antik Yunan filozofu Epikuros’tan, 18.yuzyilin onemli “yararci” dusunurlerinden olan Jeremy Bentham’a, oradan 19.yuzyilin onde gelen iktisat dusunurlerinden J.S Mill’in “kamusal yarar” kavramina ve oradan da gunumuze kadar bir tarihsel surec icinde izlemek mumkun…
 
Fakat Mill’in uzerinde durdugu “kamusal yarar” kavraminin dogayi da icine alacak sekilde genisletilmesi gerekiyor diye dusunuyorum.
 
Bu genisletmenin geregi yeni kamusal ozneyi tanimlayabilmek icin, “Derin Ekoloji” kavraminin mucidi Norveçli eko-filozof Arne Naess’in “ekolojik benlik”(1995) kavramindan yararlanilabilir. “Ekolojik benlik”, insanin kendi benligini ekolojiyi de icine alacak sekilde genisletmesi anlamina geliyor. Yani, doga ayri, insan ayri bir yaratik degil. İkisi, ayni yaratik. Dolayisi ile bu anlayista doga ve insanin, aci ve sevincte ortak ve ayni oldugu kabul edilir…
 
James Lovelock gibi biliminsanlari, bu “benlik” ve/ya “bilinc”i, daha cok gezegenin gunese uyumlanmasi, yani yeryuzu isisinin sabit tutulmasi(termostatis) konusunda buyuk rol oynayan gezegenel bagisiklik sistemi(biyosfer) icersinde degerlendirmistir ki Lovelock buna “Gaia” derken, ben buna “biyosferal ego” diyorum. Ve bunu diyerek, Naess’in Freud’dan aldigi bireysel ego ve benlik tanimini doga ile birlestirerek,”ekolojik ego-self”e genisletmesine, biyolojik ya da fizyolojik bir temel kazandirmaya calismis oluyorum.
 
Tabii, bunu yaparken de zihin veya bilis felsefesinin binlerce yildir cozmeye calistigi insan bilincini anlayabilme konusunda yeni bir cozum olarak, insan bilincini kendi bagisiklik/savunma ya da uyumlandirma sistemlerimize, ya da daha dogrusu hepimizin bireysel bagisiklik sistemini kapsayan ve belli bir suura sahip olan tek bir biyosferal bagisiklik/uyumlandirma sistemine baglamis oluyorum ki bu biyosferal bagisiklik/uyumlandirma sisteminin ana islevi termostatis’i saglayacak formlara gunesin coskusunu ruzgarlandirmaktir…
 
Tabii, bu durumda”biyosferal ego”, parca-butun iliskisi icinde ve hologramik bir bicimde bizim egolarimizi(kisisel benlik ve suurlarimizi)da kapsamis oluyor. Nasil? Bize ait oldugunu iddia ettigimiz bagisiklik sistemlerimiz daha once de bahsettigim gibi kisisel benliklerimizin surdurulebilirligi hesabina calismiyor. Daha cok gezegenel bagisiklik sisteminin hesabina calisiyor gibi bir tavir sergiliyor. Bu da parca-butun iliskisi icinde anlasilabilir birsey tabii…
 
Yeni kamusal ozneyi yukaridaki gibi tanimlamaya calistiktan sonra, bu tanimlanan yeni kamusal oznenin”kamusal yarar”ına geri donecek olursak, “kamusal yarar” yukaridaki genisletmelerle gunesin coskusunu icine alacak sekilde “biyosferal ego”nun “akortcu yarar” anlayisina donusturulebilir… Buradaki “akortcu” tanimi, yarar kelimesi icindeki uygunluk anlamini ile de ortusur.
 
Yarar saglamak icin mukemmel cevrimsellikler saglayacak, diger yasam uclarina baglanabilecek, iyi son uclar elde etmeliyiz: Yararlanmaliyiz ama asla elde ettigimiz bu yasamsal uclari tuketerek, yok etmemeliyiz:)
 
Bu kadar yabanci kaynaga referans yaptiktan sonra Anadolu koylusu icin “Anadolu halkinin bir ruhu vardı, nufus edemedin!” diyen “Yaban”nin Ahmet Celal’i gibi olmadan, biz de o ruha yarar bir referansla, “Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır” diyerek bitirelim:) Tabii, bu hatirlatmayi yaparken, 1930’lardaki “Yaban”da yer alan bu koylu halkin buyuk cogunlugunun bugun artik topraktan yararlanan koylerden, topragi tuketen kentlere goc ettigini de unutmamak lazim…

Not1: Bazı sozluklerde “yarar” sozcugunun anlamlari arasinda bilgi iceren bir gostergeyi bir yere asmaktan gelen “asi” da verilir. Tabii, bu gosterge bilim acisindan ele alindiginda bilgi, baska uclarla baglanabilecek iyi son uclardir. Bu anlamda bilgi, tuketilemez; bilgiden yararlanilir… Bunun bilgi toplumu icin de ayri bir anlami olsa gerek…

Not2: “Kullanmak” ve “yararlanma”nin Ingilizce karsiligi da bildiginiz gibi “to make use of” olarak da ifade edililir.
 
Havaya karbondioksit salmadan ve yaşamı tüketmeden, biyosferden yararlanan çok güzel bir örnek:)
Reklamlar

Semavi Dinlerde Doğanın Yeri?..


English

Semavi dinler kozmolojisi doga dostu dusunmeye engel teskil eder mi?

Tabii ki bu noktada, tarihsel surece kısaca deginmek gerekir.

Pax Romana’nin bir imparatorluk kozmolojisi olan kilise kozmolojisiyle, Emevi-Abbasi imparatorlugunun imparatorluk kozmolojisi ile baslayip, diger musluman imparatorluklarin kozmolojileri ile gelisimini surduren Islam cografyasindaki siyasi kozmoloji bir cok bakimdan sizlerin de fark edeceginiz gibi benzerlikler gosterir.

Bunlar donemin iktidar ihtiyaclari dogrultusunda yapilan kutsal metin okumalarindan uretilen ozunde siyasi kozmolojilerdir. Basa gecen lider, etik degerlendirmeler ile secilen degil, kan bagi ile iktidara gelen insanlardir. Dolayisi ile o insan, etik duzeyi ne olursa olsun, dogasiyla insaniyla cihan imparatoru olma iddiasindadir. Yani, alemin efendisi ya da amiyane tabiri ile “alem buysa, kral benim!”cidir…

Simdi ben, neyseki “kral benim”cilerden olmadigim icin, icinde bulundugumuz donemde siradan doga sever bir insan olarak, kulturel referanslarimizi soyle okuyorum. Bu kisisel bir okumadir. Tabii ki geneli baglamayacaktir ama bunu bilerek yine de sizinle paylasmak istedim.

Islam kozmolojisinde merkezde yer alan insan, Roma’nin Pax Romana imparatorluk transformasyonundan gecmis iktidar ve servet iliskileri icindeki orta cag kilise humanizmindeki “insan”nin ve Emevi-Abbasi siyasasinin etik duzeye dayali secim sistemini goz ardi ederek, kan bagina dayali tanimladigi “iktidar insani”nin aksina, 9 seviyeli Islam etigi acisindan en ust seviyedeki “insan”dir ki buna nefsi safiye denir. (Diger seviyeler ve anlamlari icin Britannica’nin nefs maddesine bakabilirsiniz.)

Nefsi safiye ise, bir tur nirvanaya ulasmis ve yok olmus ve bu yoklugunun bilincine varmis “ego”dur.

Tabii, “ego” dedigimiz bu geriye kalan, aslinda butunun icinde parca oldugunun ve kimliginin aslinda bu butun oldugunun farkinda hareket eden oznedir ki bu ozne de aslinda, evrensel ag icinde bir tur iliskiselliktir.

Bu, bir anlamda “ego”nun super egolasma surecidir. Bu super ego, Freud’da sadece insanlar arasi uyumu anlatirken, gunumuzde doganin tum bilesenleri arasindaki uyumu anlatmali bence. Bunu da saglikli doga, saglikli toplum ve saglikli birey olarak ozetleyebiliriz: Saglikli, yani surdurulebilir

Bu durumdaki insan ise, kamil insan olarak tanimlanmistir. Islam referansi, bu etik seviyedeki insan icindir hersey der. Fakat bu insan, her zaman “fakr” icindedir. Yani, fakir denir buna. Yani, sanayi tipi uretici ve tuketici degildir. Hatta, maddi tuketimden cok uzaktir. “Fakr” iktisadi icinde insan, “yarim hirka, yarim lokma”dir.

Ozellikle gunumuzde doganin canina okuyan etik seviyedeki maddi tuketime doymak bilmeyen insani, Islam referansi ve sufi kulturu bozguncu olarak niteler. Ve bunlar, 9 etik seviyenin en altindaki “nefsi emare” olarak tanimlanir.

Maalsef bu en alt etik seviyedeki insan, kapital odakli batili sanayi toplumlarinda hedeflenen tuketici ve uretici tipidir. Yani, Islam etigi acisindan “insan” kavrami icinde 9 ayri insan vardir ki bu soyle de tarif edilir “insan vardir kopeklerden asagi, insan vardir meleklerden yukari”.

Bu kopeklerden asagi ifadesindeki kopekler, o zamanin kulturel anlayisi icindedir. Cunku bu zamanin anlayisi acisindan ihtiyacindan fazlasini tuketmeyen ve evine tecavuz edilmedigi surece kimseye zarar vermek istemeyen dogadaki hayvanlar, gunumuzdeki tuketici tipi insanla karsilastirilinca, kat be kat ustun ve Islam acisindan da “cennetlik”tir

Icine insanlarin da dahil oldugu dogadaki canlilar, Islam teolojisinde, yaraticinin Rab sifati altinda toplanmis doga kanunlari denen olculer butunu icinde yasayan cemaatlerdir ki Hz.Suleyman’nin ordusundaki tum emir ve komuta kademeleri bunlardan olusur ve konusurlar.

Islam cografyasinda genelde insani diger varliklardan ustun kilan ozelligi “nefsi natika” yani konusan nefs olmasi olarak dile getirilir ama bu konusma ve algilama yetenigi anlaminda Kuran’daki bu orduda goruldugu gibi, diger canlilar insandan hic de asagi kalmamaktadir.

Yine Islam teolojisi acisindan yaraticinin Rab sifati altinda toplanmis doga kanunlari denen olculerin dengesi cercevesinde sunu da hatirlamak gerekir: “Nefsini(kendini) bilen, Rabbini bilir; Rabbini bilen nefsini bilir.” Yani, insan kendini bilmek icin doga kanunlari denen olculer butununun dengesini bilmeli. Insanin kendisi, Rabbaniyet denen bu sifat altinda toplanmis doga kanunlari denen olculer butununun dengesi disinda degildir.

Insan, Islam teolojisi icinde yeryuzunde bir halife olarak tanimlansada, bir dogal hukuga tabiidir. Bu iliski, Yunan mitolojisinde hiyararsik olarak Zeus’un da uzerinde yer alan doga kanunlari/prensipleri ya da kaderin sahibi, 9 adet Zeus’un kendi kizlari, Moira’lara benzer

Islam kozmolojisi acisindan sunu da hatirlamak gerekir, yaraticinin Kuran boyunca kendini dogrudan orneklendirerek tarif ettigi tek bir yer vardir. Orada kendini insan ile degil, ne doguya, ne batiya ait olmayan (sanki bir dairenin tam ortasinda duran), bir zeytin agaci ile tarif eder. Bu tarif uzerinde butun bir sufi gelenegi yazip, cizmistir.

Yine, insanin kisiliginde, bir yonu ile topragin yuceltilmesini, bir yonu ile de basin toprakla bulusmasi rituelinde en tepenin en alttaki toprak ile bulusmasindan dogan bir cevrimsel yapi goruruz ki bu “circular” yapi, Islam referans metninde ve teolojisinde yaratilisin amacini temsil eder. Yine ayni kapsamda, Islam kozmolojisinin, hiyararsik “triangular” bir yapidan, mutlak samimiyet ile sevgi ve esitlikler icinde “circular” bir yapiya gecisini simgeler. Buradan da Islam’in referans metni, Pax Romana’nin kilise kulturu ve Emevi-Abbasi gibi diger imparatorluk kulturlerinin hiyararsik “triangular culture”larindan farkli olarak, “circular culture” dedigimiz seyi uretir… Imparatorluklarin hiyararsik “triangular culture”nin turevlendirdigi cok sinifli analitik kulturunden ayri olarak, Islam referans metni icinde “circular culture”nin entegre ettigi cem ve camii kelimelerinin tarif ettigi sentezlenmis anlaminda sentetik ve dogal birlik ve berabarlik kulturu
gozlenir… Imparatorluklar ve Islam’in referanslari arasindaki bu kulturel farkliligi mimariden rituellere kadar bir cok yerde gorebiliriz.

Ben, elimizdeki tum fizik ve metafizik metinlerin, dogaya uyumlanma perpektifinden bir kez daha okunmasi ve anlamladirilmasi gerektigi kanaatindeyim. Belki bu nedenlerle “ekoloji” tanimi yerine, “akordoloji” terimini tercih ediyorum. Cunku “akort”, kelimenin Latince bilesenleri itibari ile akil ve gonule dogru bir dogal harmonik okumayi anlatiyor ki bu noktada akil, fizik ve gonul ise, metafizik anlamlandirmayi tarif ediyor… Tabii ki, bu okuma ve anlamlandirma surecinin temeli, imparatorluklar siyasasi degil, her zaman akil ve vicdan hurriyetidir…

Surdurulebilirlik kavraminin kulturel entegrasyonu ve genis toplum katmanlari tarafindan icsellestirilmesi icin bu konunun cok onemli oldugunu ben de dusunuyorum. Tabii, Islam kulturu icinde kendine ozgu surdurulebilirlik kavraminin altinin cizilmesi ve yeniden kesfi gunumuz toplumu icin buyuk bir arti deger yaratacaktir. Bu acilardan gectigimiz baharda ODTU’de yapilan “Surdurulebilir Yasam” 2.calistay’inda Mevlana felsefesine surdurulebilirlik acisindan yer verilmesini cok sevindirici buldum.

Fakat “Gaia Hipotezi”nin kuramcisi James Lovelock gibi bilim insanlarinin son aciklamalarini okudugumda, artik her turlu toplumsal entegrasyon projesi icin cok gec oldugunu dusunmeye basladim. Ve “ileri yasamda kalma teknikleri” ogrenme ve cocuguma da ogretme duygusu icine girdim diyebilirim. Bu konuda 233 sayfalik FM 21-76 referans numarali hayatta kalma el kitapcigini tavsiye ederim.

Cunku bu konunun en onemli bilim adamlari, bu yuzyilin, bildigimiz dunyanin son yuzyili oldugunu iddia ediyorlar. Yuzyil sonuna kadar en iyimser tahminle, 6 milyar insandan 1 milyar insan kalacagini dusunuyorlar. Bu da her 6 kisiden 1 kisinin hayatta kalmasi demek. Yani, insanligin %16’si yasamini surdurecek, %84′u maalesef yasama sansini kaybetdecek. Kalan %16 ise, bildigimiz yasam formatinda olmayacak tahmin edeceginiz gibi… Yeni ve degismis kosullara uyum saglamis yasam formatlari olarak, yasamlarini surdureceklerdir.

Bu oransal tahmin de simdi bana cok ilginc geldi. Cunku Pareto’nun 20/80 kuralina uygun

Pareto’ya bu uygunlugun bana hatirlattiklarini eklemeden gecemeyecegim.

Bu oransal uygunluk, yukarida “insan ama hangi insan?” acilimina uygun olarak, Pompei’deki zengin ve guclu siniflarin kacip, durumu kavrayamayan bagnazlar ile koleleri ve yoksullari olume terkettikleri o doga felakatini gozumun onune getirdi. Taslasan kediler, kopekler, bebekler ve tum canlilar, obur tarafta Roma’dan bunlari seyreden, sadece kendini dusunen ve kurtaran etikten(digerlerine karsi sevgi saygi ve adalet duygusundan) nasibini almamis Pompei’li Romalilar… Bu manzara karsisinda yeniden ayni soru aklima geliyor: Imparatorluk siyasalari, “insani” kutsarken, hangi insani kutsuyor?.. Sari cicek gordugunde, annesini babasini soran “insan”i mi? Yoksa, adalet, sevgi ve saygidan nasibini almamis, iktidar ve zenginlik duskunu egoist saltanat meraklisi ahlaksizlari mi? Tabii, bu soylediklerim, tum iktidar sahipleri icin bir genelleme degildir. Her devirde iktidar sahibi olupta, sevgiden, saygidan ve adaletten yana olan iktidar sahipleri de vardir. Ornegin, kadim
Misir’in Gunes Krali Akhenaton gibileri… Bu konuda imparatorluk olceginde bilinen onemli bir ilk oldugu icin bu ornegi veriyorum…

Bu arada yeri gelmisken, surdurulebilirlik acisindan ve doga severlik acisindan Yunus Emre’nin bu siirini bir kez daha hatirlayarak, sozumuzu noktalayalim:

Sordum sari cicege
Annen baban var midir?
Cicek der dervis baba,
Annen babam topraktir.

Sordum sari cicege,
Evlat kardes var midir?
Cicek der dervis baba,
Evlat kardes yapraktir.
(Canlilardan cikan her sey, topraktir. Bu nedenle topraktan cikan her sey, birbirlerine hem kardestir, hem evlattir. Fakat insan elinden cikanlar bugun toprak olamamaktadir(!))

Sordum sari cicege,
Nicin boynun egridir?
Cicek der dervis baba,
Ozum Hakka dogrudur.
(Bu “Hakka” ifadesini, isreseniz, adalet olarak da okuyabilirsiniz.)…

Not1(Islam ve ekoloji konusunda yapilan calismalar ile ilgilenenler için):

Aktuel linki:
http://www.yeniaktuel.com.tr/top102,1…@2100.html

Ankara Universitesi Ilahiyat Fakultesi Felsefe Tarihi ogretim uyesi Doc. Dr. Ibrahim Ozdemir’in bu konu ile ilgili okumalari ilginctir. Ozdemir’in Islam’da ekoloji anlayisini merak edene tavsiye ederim:

http://64.233.183.104/search?q=cache:Q0RhOjNDGGgJ:www.ibrahimozdemir….

Ozdemir’in Uzerinde Calistigi Konular:
1. Felsefe Tarihi
2. Cevre Felsefesi
3. Cevre Din iliskisi
4. Dinlerrasi Diyalog
5. Kulturlerarsi Diyalog Egitim.
6. Surdurulebilir Kalkinma
7. Cevre Ahlaki

ilave olarak ULUDAG UNIVERSITESI ILAHIYAT FAKULTESI’nden Yrd. Doc. Dr. Naci KULA’nin
http://kutuphane.uludag.edu.tr/Univder/PDF/ilh/2000-9(9)/htmpdf/M-18.pdf yazisi da ilginc olabilir…

Harvard Universitesi’nden yayinlanan ekoloji ve Islam isimli kitap bu yil Turkce’ye cevrildi:
http://tulumba.mezun.com/storeItem.asp?ic=zBK333344AJ633

Bu kitabi da ilgilenenler icin tavsiye ederim…

Aşık Veysel’in Yari Kara Toprak…

Asik Veysel’den bir siir dolusu doga sevgisi:

Dost dost diye nicesine sarildim
Benim sadik yarim kara topraktir.
beyhude dolandim, bosa yoruldum
Benim sadik yarim kara topraktir.

Nice guzellere baglandim kaldim
Ne bir vefa gordum ne fayda buldum
Her turlu istedigim topraktan aldim
Benim sadik yarim kara topraktir

Koyun verdi, kuzu verdi, sut verdi
Yemek verdi, ekmek verdi, et verdi
Kazma ile dovmeyince kit verdi
Benim sadik yarim kara topraktir

Adem’den bu deme neslim getirdi
Bana turlu turlu meyve bitirdi
Her gun beni tepesinde goturdu
Benim sadik yarim kara topraktir.

Karnin yardim kazmayinan, belinen
Yuzun yirttim tirnaginan, elinen
Yine beni karsiladi gulunen
Benim sadik yarim kara topraktir

Iskence yaptikca bana gulerdi
bunda yalan yoktur herkes de gordu
Bir cekirdek verdim, dort bostan verdi
Benim sadik yarim kara topraktir.

Havaya bakarsam hava alirim
Topraga bakarsam dua alirim
Topraktan ayrilsam nerde kalirim
Benim sadik yarim kara topraktir.

Bir dilegin varsa iste Allah’tan
Almak icin uzak gitme topraktan
Comertlik topraga verilmis Hak’tan
Benim sadik yarim kara topraktir.

Hakikat istersen acik bir nokta
Allah kula yakin, kul da Allah’a
Hakkin gizli hazinesi toprakta
Benim sadik yarim kara topraktir.

Butun kusurumu toprak gizliyor
Melhem calip yaralarim duzluyor
Kolun acmis yollarimi gozluyor
Benim sadik yarim kara topraktir.

Her kim ki olursa bu sirra mazhar
Dunyaya birakir olmez bir eser
Gun gelir Veysel’i bagrina basar
Benim sadik yarim kara topraktir 

 

Asik Veysel

Icinde barindirdigi doga sevgisini sert bir sekilde vurgulayan kara toprak ironisini begeneceginizi dusunerek paylasayim dedim… Bir de yine Asik Veysel’in agaclarini vermeden gecemeyecegim… 

Yel estikce dalgalanir dallari
Turlu turlu seda verir agaclar

Tertip olmus kugu gibi dilleri
Turlu turlu seda verir agaclar

Bahar gelir yaprak acar yaz olur
Aska dusen ates olur koz olur
Kaval olur keman olur saz olur
Turlu turlu seda verir agaclar

Yel degdikce ince dallar ses verir
Yesil yaprak etrafina sus verir
Asilarsan meyvesini has verir
Turlu turlu seda verir agaclar

Balta gelir yalagindan yadeder
Usta gelir keman yapar ud eder
Yanik sesli kaval ne feryadeder
Turlu turlu seda verir agaclar

Davul olur gumbur gumbur gumuler
Zurna olur ince sesle ininler
Giranata derdlerimi yeniler
Turlu turlu seda verir agaclar

Kalem olup her lisanda okuyor
Ana sesi cigerimi yakiyor
Dallarda cesitli kus sakiyor
Turlu turlu seda verir agaclar

 

 

Kunduz

Ebemkuşağına dolanmış hecelerde

Bir kunduz gördüm dün gece

O ki, güneşten kopmuş sanki bir ece

 

Billur akan sularında nehrin…

Bir lotus inşa ediyordu içine

Sılayı  rahmin…

 

Ne firaklı naylon kıta, ne de onun arsız dişleri,

Unutturamaz gördüğüm o akça bulutu…

Kunduzun yaşamı çarpan evindeki

serbaz umudu…

Titanların Karbonu

Titanik, titanların içindeki gemi…

nefesimizde yalancı bir şafak özlemi…

 

Dizüstünde Ay’ı taşıyan son asır ki,

Son yolcu…

Titanlar ki, çimarivada yaşa, var olcu…

 

Günü tuzlu suya bürüyen Ay

Karbondan kefenlere

sarılmış güneşleri say…

 

Umay’ın katlinden de, sen suçlusun

çi-ma-ri-va-da-ki Ay…

Ekoloji değil, Akort Dizge…


English

                      

Ne kadar narin ve ne kadar uzak görünüyor. 

 

Bu narin uzaktalığın resmi, uzay yarışının ikinci aşaması 1968 Yılbaşısı’nda, Apollo 8 mürettebatı  tarafından çekildi..

 

Yeryüzü ve üzerindeki incecik katmandaki canlı hayat, bu kocaman ıssız  evrende  serapsı bir vahaydı sanki.

 

Ay’ın ufkundan yeryüzünü böyle görmek ve zarif kırılganlığının farkına varmak,  bakış açılarımızı da değiştirdi.

 

O zamanlar henüz tohum aşamasında olan çevrecilik hareketinin arkasındaki ana güç, işte bu değişen bakış açıları oldu.

 

Bu tıpkı, insanın başka bir ülkeye gittiğinde kendi ülkesinin farkına varması gibi bir aydınlanmaydı.

 

  Dünya’mızın ne kadar küçük ve kırılgan olduğunun  farkına varmamız için bizim de Ay’a gitmemiz gerekti.

 

Ekoloji, 1968’de uzaya fırlatılana kadar bir bebekti.

 

Ekoloji, uzayda o yüksekliğe ulaştığında kendi görüntüsü karşında donup kaldı. Kendine ilk kez ötekileşti.

 

Meğer, hiç de öyle güçlü kuvvetli ve sonsuza kadar dayanıklı bir şey değilmiş.

 

Hele, sonsuz ve ıssız evrenin merkezinde hiç değilmiş. Öylece kenarda  duran küçücük ve kırılgan bir  bebekmiş.  

 

Ekolojiinin Ay’dan kendine ilk bakışı, bir bebeğin ilk kez kendinin farkına varması gibiydi. 

Ötekileşmek ve çevreleşmekti  bu.

 

Acı veren bir kendi dışına çıkma ve kendinin farkına varma deneyimiydi bu.

 

Ay’dan yansıyan değişen bakış acılarının yol açtığı bu yeni hareket, neden “çevreci” olarak nitelendi?

 

Oysa ki, “çevre” kavramı içinde bir “merkez” kavramının olmasını zorunlu hale getirir.

 

Kopernik ve Galileo sayesinde  bencilliğimizin evrenin merkezinde yer almadığını güç bela kabul ettik

 

Fakat henüz bencilliğimizi yeryüzünde, içinde yaşadığımız doğanın da merkezine koyarak, yetkilendirmekten vazgeçemedik.

 

“Çevre” diyerek, bencilliğimizi doğanın merkezine ve zirvesine koyduk.

 

Çünkü bu kavramsal çerçeve, doğunun ölçülü birlik ve beraberlik bakış acısı yerine, batının ölçüsüz bölücü bakış acısı tarafından üretildi.

 

İnsan, doğa içinde bu ölçülü birlik ve beraberliğin ürettiği  doğaya ait en ileri bilinç seviyesidir.

 

Bu nedenle doğadaki birlik ve beraberliğin ürettiği en ileri bilinç seviyesi olarak Ay’a gidebildik.

 

Ay’a giden aslında insan kılığında doğaydı.

 

Topraktan…Havadan…Sudan…Ateşten…Odundan…Madenden bir özneydi.

 

Bu nedenle, doğa insan için  çevre olamazdı.  İnsanın ta kendisiydi çünkü.

 

“Ekoloji” terimi de nedense köken bilim açısından yetersiz geliyor bana: “Oikos”, Yunanca “ev” demek.

 

“ev” kavramı da doğanın hak ettiği özne olma yetkisini elinden alıyor ve onu insanın çevresi yani nesnesi haline çeviriyor.

 

 insanı, doğadan bölüyor  ve ayırıyor. Doğanın birlik ve beraberliğini bozuyor.

 

Ekoloji yerine, akort kavramından “Akordoloji” kavramına ne dersiniz?

 

Neden “akordoloji”?

 

Köken bilimsel olarak, akort kelimesi dilimize Fransızca “accord”  kelimesinden kazandırılmıştır.   

 

“accord” kelimesini köken bilim acısından Türkçe’den Fransızca’ya oradan da Latince’ye kadar izleyebiliyoruz.

 

Latince “ac-cord”un ac’si, “ad” dan gelir. “ad” takısı da Latince “-e doğru” anlamındadır. Kalan “cord” eki ise, gönül ve/veya şuur anlamındadır.

 

Öte taraftan, sürdürülebilir üretkenliğimiz için hovarda Dionisos yanımızla, aklı selim Apollon yanımızın birlikteliğidir bu. 

 

Bu nedenle Türkçeleşmiş “Akort”un köken bilimsel anlamı, gönül ve/veya şuura doğrudur. 

 

Gönül ve şuur kavramları ise, doğanın kendini sürekli akort  eden birlik ve beraberliğinin insanda en üst seviyesine ulaşmış bir ürünüdür.

 

Bu nedenle, “akordoloji” ve “akort sistem” terminolojisini , “çevre” veya “ekoloji” terminolojisi yerine öneriyorum.