Sürdürülebilir Yaşam İçin Yeni İnsan


English

Çevresel kriz karşısında günümüz insanının kendini ve çevresini yeniden kavrayışı nasıl olmalı acaba?…

 

Şimdi, bizim alışık olduğumuz milyon diye bir rakam var ya hani; 6 sıfırlı… Onun bir büyüğü var milyar; 9 sıfırlı… Onun da bir büyüğü var trilyon; 12 sıfırlı… Onun da bir büyüğü var katrilyon; 15 sıfırlı… Onun da bir büyüğü var kentilyon; 18 sıfırlı…

 

Bu kentilyon seviyesi su açıdan önemli, evrende bildiğimiz 100 kentilyon güneş benzeri yıldız var. 10 kentilyon güneş sistemi benzeri gezegenleri olan yıldız sistemleri var ve içinde yaşam olasılığı olan 1 kentilyon dünya benzeri gezegen var.  Bu gezegenler, bizimkine benzemese de, sadece yaşam olasılığı taşıması açısından benzer. Bu benzerliği abartmamak lazım… Gezegenimizdeki yaşamın neredeyse sonunu getirecek küresel çevre felaketinden oralara kaçsak, adapte olamayabiliriz yani… Onlar da kaçsa gelse, dünyamızdaki bir virüs veya bakteri veya bir molekül, gelenlerin kökünü kazıma ihtimaline sahip…

 

Bu yüzden elimizdekine gözümüz gibi bakmalıyız!..

 

Bu çerçevede içinde yaşam olasılığı olan 1 kentilyonluk  ”Güneş” sistemleri kalabalığı içinde bizim güneş sistemimizdeki yaşamımıza bakacak olursak, gezegenimizdeki yaşamın temeli m2′ye dakikada 9,5 kalori Güneş’tir… Tabii, bu 9,5 kalori, daha doğrusu m2′ye dakikada 900 kalori düşen Güneş’ten yaşam enerjisi olarak kullanılan net miktardır… 

 

21.yüzyılın bildiğimiz biyolojik formatın son yüzyılı olduğunu söyleyen ve bu yüzyıl 6 milyar insandan 1 milyar insan kalacağını söyleyen iklim bilimci James Lovelock’a göre gezegenimizin doğumu olan 4,5 milyar yıl öncesinden bugüne kadar Güneş ısısını %30 arttırdı. Fakat gezegenimizin ısısı %30 artmadı. Ama 4 milyar yıl önce yaşam zenginliği gelişmeye başladı. Bunun nasıl olduğunu küçük bir deneyle siz de anlayabilirsiniz. Yapmanız gereken, yaz mevsimi sıcak bir öğlen saatinde güneş altında 1 saatten fazla kalmış bir arabanın kaportasına çıplak elle dokunun ve sonra diğer elinizle aynı şartlarda bir bitkinin yaprağına dokunun! Unutmayın bitki hep orada duruyordur. Yani büyük ihtimalle arabadan daha uzun bir süre güneş altında kalmıştır ve sizin de hissedeceğiniz gibi hiç sıcak değildir…

 

Gezegenimizdeki yaşam yeryüzüne düşen güneşin ancak %1′ni kullanarak, böyle bir yaşamsal zenginlik oluşturmakta… Ve biz bu 13,2 milyonluk türsel zenginliğin ancak 1,7 milyonunu şimdiye kadar tanıyabildik.

 

Yani, %13′ünü… Bu zenginliğin %86’sından henüz haberdar değiliz.

 

Üstelik kendi bedenlerimiz bile bir türler birliği; Discover dergisinde yayınlanan ve daha sonra Bilim ve Teknik dergisi için Türkçe’ye çevrilen bir makaleye göre, insan bedeninde bulunan hücrelerin %90′nı mikroskobik canlılar: Mikroplar, bakteriler, mikroorganizmalar, mantarlar, vs… İnsan DNA’sinin %8′i virüs DNA’larının kalıntıları…

 

Mikro ve makro ölçekte biyobirlikler içinde yaşıyoruz…

 

Kaçımız içinde yaşadığımız ve üyesi olduğumuz bu biyobirliklerin farkında? 

 

Ve kaçımız bu biyobirliklerin, yaşadığı coğrafyanın iklimi ile, taşı ile, toprağı ile, suyu ile oluşturduğu ekolojik taşıma kapasitesine bağımlı olacağının farkında?

 

Örneğin ülkemizin Batı ve Güneybatı coğrafyasında yer alan yaşam birlikleri ne güzel burcu burcu kokarlar: Lale, sümbül, nergis, reyhan ve süsenin öz yurdudur bu coğrafya. Bunların yanında Manisa lalesi, çiğdem, sahlep, glayol ve çeşit çeşit ballıbaba türleri… Dam koruğu, sütleğen, sarı papatya, şebboy ve cayır otu türleri baharda hepsi yamaçlardan kokularıyla ve renkleriyle ses verir burdayız diye… Pırnal meşesi ve ardıçla taçlanan bu coğrafyanın maki yaşam birliğinden, bu birliğin insanı ne öğrenir peki?…

 

Kaynakları tüketmeden, kullanmayı öğrenir… Zamanı, mekanı ve enerjiyi dönüştürerek, tüketmeden, yararlanmayı öğrenir… Hepsinden önemlisi yaşadığı coğrafyanın iklimi ile, taşı ile, toprağı ile, suyu ile oluşturduğu ekolojik taşıma kapasitesinin koyduğu sınırlara boyun eğmeyi öğrenir.

 

Bitkilerden yayılan o burcu burcu hoş kokunun aslında bir savunma silahı olduğunu öğrenir… Çünkü hayvanlar kokulu bitkileri yemekten hoşlanmazlar… Bitkiler de coğrafyanın kurak ikliminde doku kaybını gidermek için oluşacak maliyete katlanamazlar ve kendilerini böyle korurlar… Bu aromalarla, şerbetlerle, dostunu davet eder, düşmanı uzak tutarlar… Tozlaşma ile üreme için kendilerini böceklere beğendirebilme yolunda bitkilerin ürettiği çiçeklerin binbir güzelliğine bakıp, sinek gibi böceklerin zevkine hayran olmamak elde değil… Sonra bu incenin incesi zarif zevklere sahip bu latif böcekleri iğrenerek, bir şaplakta patlatmak insanın içini burkuyor düşününce…  Kırlarda, bayırlarda ve bahçelerimizdeki renk, koku ve tat çümbüşünü bu böceklerin zevki ile bitkilerin tasarım yeteneklerine borçlu olduğumuzu bilmek daha da iç burkucu hale gelebiliyor ara ara yaptığımız böcek katliamları açısından…

 

Ülkemizin Batı ve Güneybatı coğrafyasının kurağında su tutmak için kökler derin, boylar kısa; yüzeyler küçük, hacimler büyüktür. Su ile ilgili ve diğer yaşamsal tutumlar, bu biyobirliğin insanına nasıl yansıyacaktır acaba?  Evini, işini nasıl kuracaktır? Bu biyobirliğin neresinde, nasıl, kaç kişi, ne kadar zaman duracaktır?

 

Yine eski çağlarda ülkemizin Batı ve Güneybatı coğrafyasındaki bu biyobirlikte yaşamış Efeslilerin özellikle kırsalda yaşayanları, yaşadıkları biyobirliğin arılar ve sinekler gibi böceklerini, bu böceklerin ekolojik ilişki içinde oldukları “hiyat” ağacının çiçekleri gibi bitkilerle birlikte Artemis’in avcı kişiliğinde kutsal kabul etmişlerdir. Yaşam bölgelerindeki canlı ve cansız ilişkiselliğini, ekolojik ya da kendi tanımımızla akort ilişkisellik olarak kutsamışlardır. Bu, kırsalda yaşayan Efeslilerin yaşadıkları bölge ile ilgili biyolojik farkındalığının Artemis karakterinde kutsanmasıdır. Efes’teki Artemis tapınağı kalıntılarından bunu görmek mümkün… Ve bugün bizlerin de ekolojik bağların ürettiği karmaşık yaşamsal ilişkisellikleri ilahlaştırmadan, kutsal kabul etmemiz gerekir…

 

Yeri gelmişken Ege mitolojisinde önemli bir yeri olan Artemis’ten de kısaca bahsedelim. Efesin kırsalında yaşayan halklar kendilerini daha önce söylediğimiz gibi Artemis’e daha yakın hissederler. Artemis, Afrodit’in aksine janjanlı kent yaşamından hiç hoşlanmaz. O yabanıl doğanın yaşamını çoğaltmak için su perileri ile çılgın “polen” partileri verir. Hayvanların da anası olarak bilinir. Buna rağmen avlanır fakat gerçek doğal hayatta büyük bir genellikle aciz ve güçsüzlerin avlandığını görsek de, Artemis avcı olmasına rağmen, avladığı hayvanların yavrularını kendi yavrusuymuş gibi korur. 

 

Bu noktada yaşanılan yurt ile kurulan yaşamsal ilişkilerin böylesine yerleşik köklülüğü, bu derinliklere kadar giderken,  bir diğer taraftan da doğanın, Artemis mitolojisinde dile geldiği gibi değişkenliği ve hırçınlığı, üzerindeki tüm yaşamı bir anlamda hırcın bir değişkenliğe ve göçe zorlamaktadır… 

 

Bu nedenle doğada değişim, yani zaman önemli. Çünkü yurtların doğası değisken. Öyle ise, yaşam bir yere bağlı kalamaz, göç eder… Yaşam formasyonu,  sürekli deforme ve reforme olan karbon, hidrojen, nitrojen, oksijen, fosfor ve sülfürün yine birbirine hidrojenin zayıf bağları ile bağlanmasının ürünüdür. Bu zayıf bağları çözüp, bağlayacak, Güneş’in mor, mavi, kırmızı gibi orta karar güçte parmaklarının emeğidir yaşam formasyonu… Bir de, Güneşin tüm yaşamı bir kıyafet gibi saran ama aslında çöp olan yeşil ambalajını unutmamak gerekir… Ama ben böyle güzel çöp görmedim. Doğa yaptı mı? Böylesini yapıyor, işte! Bu 6′lı kolektifin tedirgin ve mutedil ilişkileri ya da dansları, yaşamı üretiyor. Hava, su ve toprak değiştiğinde, yasam da tıpkı onu oluşturan moleküllerin tedirgin ve mutedil ilişkilerinin dansları gibi değişir… Uyumlanabileceği yeni alanlara yeni biyobirlikler oluşturmak üzere göçer…

 

Bunun en güzel örneği Anadolu’muzdur… Buzul ve kuraktan kaçan tüm bitkiler ve hayvanlar, Avrupa’dan, Asya’dan, Afrika’dan hepsi bu topraklarda yeni biyobirlikler kurmuşlardır. Zaman içinde bu yaşam birlikleri birbirine kenetlenmişlerdir… Ta ki, küresel ısınma ve erozyon gibi kuvvetli nedenlerle yeni göç dalgaları başlayana kadar… Küresel çevre felaketinin farkında olmalıyız…

 

Yaşadığımız kent olan İstanbul’a bakacak olursak, Doğa Derneği’nin tespitlerine göre İstanbul’da 12 ayrı ekolojik sistem var… Yani, bir semte has bitki var. Başka semte yetişmiyor. Örneğin, Ümraniye Çiğdemi… Veya İstanbul Kardeleni veya Büyük Ada’daki maki birliği… İstanbul, coğrafyası nedeni ile farklı farklı hava, taş, toprak ve suya sahip. Farklı farklı flora ve faunası ile büyük bir zenginlik… Fakat bu coğrafyanın ekolojik taşıma kapasitesi nedir? Gelişkin vaskular iletişim ve ulaşım ağlarıyla bu kapasitenin sınırlarını kat be kat aştığımız aşikar… Birlik ve beraberlikten uzak, Istanbul coğrafyasına has kozmopolit biyobirliğini ezen, doğasından kopuk, İstanbul coğrafyasının ekolojik taşıma kapasitesinin sınırları karşısında haddini bilmez, küstah ve isyankar metropol insanları mıyız?… Demek istediğim, doğanın kıymetini bilmek için yiyeceğimizin ve içeceğimizin bahçemizdeki doğa anadan gelmesi gerekiyor… Marketten değil… Yoksa, market raflarında sebzenin meyvenin ardındaki gözden ırak toprak, gönülden de ırak oluyor…

 

Bütün bu yazdıklarımız ışığında, ben coğrafyanın ekolojik taşıma kapasitesine boyun eğme bağlamında Freud’un superego tanımını toplumdan doğaya genişletiyorum. Bunu yapmakla da yeni kamuyu ve kamusal yararı, yaşam temelinde ilişkili tüm canlı ve cansız varlıları kapsayacak şekilde yeniden tanımlıyorum. Bunun için insan bilincini, bağışıklık sisteminin bir işi olarak görüyorum… Bağışıklık sistemini de biyosferin bir işi olarak görüyorum… Ki bu bizi, bilinçlerimizin; yani öznelerimizin; yani ben dediğimiz tabi nefsimizin bir yanı ile biyosferin dengesine bağlı ve bir yanı ile de bu dengeyi sürdürmeye çalışan bir sistem olduğu fikrine götürüyor. Şuurumuzu bile, bağışıklık sistemlerimizin bir parçası ve marifeti olarak, emanet aldığımız doğaya çok şey borçlu olduğumuz için onu sevmeli ve saygı duymalıyız. Yoksa, doğada yapacağımız düşüncesiz ve duygusuz yıkımlar, sonuçta gelip öz benliklerimizin yıkımına dayanacaktır… Bu nedenle, yaşadığımız çevresel kriz karşısında, kendimi doğanın canlı ve cansız tüm bileşenlerinin biyosferal ilişkileri içinde akort biçimde ürettiği ego olarak, yeniden kavrıyorum…

 

Akort kavramının iç anlamlarını bir kez daha hatırlatmak isterim bu bağlamda. Akort kelimesinin kökü, ”Ad Cordis”den gelir. Ve Cordis, kalp demektir. Ad ise, -e doğru demektir… Yani, mecazi anlamda akıl ve gönüle doğru demektir. Ki bu da, yaşamı üreten tüm canlı ve cansız varlıkların bir nedensellik zinciri içinde değil, bir nedensellik halkasında yer alan birlik ve beraberlik içindeki derin anlam demektir.

 

Deniz Postacı

mdpostaci@yahoo.com

 

Bu yazının daha kısa versiyonunu Radikal Gazetesi  nden okuyabilirsiniz … 

Reklamlar