Doğayı okumadan, doğaya yazamayız…


English



Sürüdürülebilirlik için doğanın dilinden anlamalıyız. Doğanın dilinden anlamak ise, doğa denen karmaşık metni okumaktan geçer. Doğa metninin ekolojisini okumadan yani canlı, cansız tüm bilişenlerinin birbiri ile kurduğu incelikli denge ilişkilerini okumadan, anlamadan, doğada herhangi bir şey yapamayız.

 

Kısacası, doğayı okumadan, doğaya yazamayız…

 

İnsan türü, her an değişen doğa metni içinde yer alır. Bu metnin bir parçasıdır. Bir cümle içinde nasıl ki kelimeler uyumlu bütünler oluşturmak zorundadır. Ve bu uyumlu cümleler de metin içinde birbiri ile uyumlu olmak zorundadır. Aynı şekilde insan da doğa metni içinde uyumlu cümleler oluşturmak zorundadır. Aksi taktirde, metin anlam bütünlüğünü yitirecek ve canlılığını kaybedecektir. Bedenlerimizdeki hücreleri de kabaca cümleler olarak tanımlayabiliriz. Bu cümlelerin bazıları bütünle olan uyumunu yitirdiğinde, bu hücrelere kanser deriz. Bu durumda da hücrelerden oluşan tüm beden metni, anlamını yitirecek ve cansızlaşacaktır.

 

Her metnin kendi içindeki ilişkilerden doğan bir ruhu vardır; işte o ruh metni oluşturan bileşenlerin uyumlu ilişkilerine bağlıdır. İlişkilenmek öylesine bir güce sahiptir ki, örneğin yanıcı bir gaz kimliğinde olan hidrojen ve oksijen atomları ilişkilendiğinde, yani birbirine bağlandığında oluşturdukları yeni metnin kimliği tamamen farklı bir ruh olan sıvı ve söndürücü bir nitelik kazanır: Su! Yani, bir yanıcı gaz, bir yanıcı gaz daha, daha çok yanıcı bir gaz kümesi yapmamaktadır. Bütün, parçalarından anlaşılamayacak, tamamıyla farklı bir ruha sahip, parçalar ve bunların ilişkilerine dayanan yeni bir anlam üretir.

 

Kimyanın konusu olan bu derin doğadan biraz daha yukarı çıkacak olursak, kimya ve biyolojinin kesişim kümesinde yer alan ve ilişkisel metinsellik anlamında insanı hayrete düşüren virüsler ile karşılaşırız. Virüs, kendine ait metabolizması olmadığı için canlı mı, cansız mı olduğuna karar verilemeyen bir kılıf ve bir DNA; yani bir bilgiden ibarettir… Canlı niteliğini kazanabilmesi için metabolizması olan bir yaşam birimine ihtiyacı vardır. Yani, bir hücreye… Tek başına cansızdır. Kağıt üzerinde cansız bir mürekkep gibidir. Canlanması için bir okuyucunun metabolizmasına ihtiyaç duyar. Bir okuyucu olarak hücre metabolizması ve genetiği ile ilişkilendiğinde canlanır. Hücre dışına çıktığında ölür. İçine girdiğinde, tekrar canlanır. Bu böyle devam edip, gidebilir. Tıpkı, sözlükteki sözcüklerin, cümlenin metabolizması ve genetiği içinde anlam ve ruh kazanması gibi… Cümlelerin de, metnin metabolizması ve genetiği içinde anlam ve ruh kazanması gibi… Metinlerin de, metinler biyosferinin ya da “metinosfer”in metabolizması ve genetiği içinde anlam ve ruh kazanması gibi…

 

Scientific American dergisinin Aralık 2004 sayısına göre, bir hücredeki DNA zarar gördüğünde, bilgi kaybı nedeni ile o hücre ölmüş kabul ediliyor. Fakat bu ölüye bir virüs isabet ettiğinde, bozulan bilgi parçalarını tekrar düzene sokabiliyor ve ölüyü yaşama geri getirebiliyor. Ayrıca, bir virüsü, hücrede morötesi ışınlarla parçalamışlar. Fakat ayrılan parçalar birbirleri ve çevreleri ile ilişkilerini uzaktan sürdürmüşler ve bu şekilde virüs yaşamaya devam etmiş.

 

Aristo’da ruh formdur. Formsa, ilkeler doğrultusundaki ilişkilerdir. Yani, virüs olabilmek, parçalarının ilkeler doğrultusundaki ilişkilerine bağlıdır. Tıpkı, ilişkisel bütün olan bir metni, dil bilgisi ve doğa ilkelerinin üretmesi gibi.

 

Ekolojik ilişkiler, biyosfer adında bir kimlik üretiyorsa ve hepimiz aslında bu kimliği oluşturan parçalarsak, bu kimliği üreten aramızdaki akort ilişkileri nasıl okumalı ve sürdürmeliyiz?

 

Tabii, bu ilişkileri oluşturan doğal ilkeleri tanımaya çalışarak, ve bu ilkeler doğrultusundaki ilişkileri saygı ve sevgi ile karşılayarak.

 

Yaklaşık 4 milyar yıldır doğadan yapılan okumalar DNA metnine yazılmakta…Haliyle bizler de bu okumalarla kodlanarak, şekillenmekteyiz. En azından bugünkü bilimimiz bunu söylüyor… Öyle ise, tamamen doğal olan bünyelerimizden gelen sesleri  dinlersek ki buna lisan anlamında dil da dahildir, yaklaşık 4 milyar yıllık bir okuma tecrübesine kulak vermiş oluruz.

 

Sürdürülebilirlik adına lisan olarak dilden, çıkarılacak doğaya ait birçok ders vardır ki bunların başında müzikalite gelir: Türümüzü bir bebek, gezegenimizi de bu bebeğin anası olarak, görecek olursak, nasıl her bebek iletişim ve ilişki kurmaya, anasını taklit ederek başmışsa, insan türü de doğayla yani anasıyla bağlantı ve iletişim kurmaya, yani lisan geliştirmeye anasını, yani doğayı taklit ederek başlamıştır.

 

Peki, dil için doğada taklit edilebilecek en önemli unsurdan biri nedir ki bundan sürdürülebilirlik adına ne ders çıkaralım? Bu ders, periyodik döngüselliktir. Bu periyodik döngüselliğe, dildeki ses olarak bakacak olursak, dalga da diyebiliriz. Dalganın da doğası geometrik halkadır. Dünya, Güneş çevresinde belirli bir periyotla döner. Gece ve gündüzü bu periyotlu döngüsellik belirler. Mevsimler, döngüseldir. Su, yağmur şeklinde bu döngüye uygun, bölgelere göre belirli miktarlarda yağar vs… Çöl, yağmur yağmayan yer değildir. Yağmurun belirsiz aralıklarla, dengesiz yağdığı yerdir. Bu periyodik döngüsellikler, gezegene bir müzikalite getirir. Olumlu bileşenlerdeki dalgasal bu döngüsellikler, yaşam zenginliği oluşturur…

 

Dildeki müzik de doğayı taklit eden dalgasal bu döngülerden oluşur. Şiirde zirvesine ulaşır. Biyoakustik uzmanı Bernie Krause, Kaliforniya Bilimler Akademisi için Kenya’daki Masai Mara Ulusal Parkı’nda uçan, yürüyen, sürünen, amfibiyen hayvanlardan ve böceklerinden oluşan 15 bin türün sesini 3500 saat boyunca kaydetmiştir. Krause’a göre doğada bir orkestra var. Her tür ve her birey kendi bölgesinde kendine has ama orkestranın diğer üyelerine akort müzikal cümlelerini üretiyor. Krause’a göre, bu biyosenfoni doğanın ekolojik enerji ve madde akışlarını düzenleyen trafik işaretleri… Yani, doğadaki canlılık için ses dalgaları ile kurulan cümlelerin oluşturduğu bir metin…

 

Örneğin, Mozart’ın ormandaki bestekar arkadaşı sığırcık kuşu da, bu biyosenfoninin bir üyesiydi. Mozart, arkadaşının sözlerini zihninde yavaşlatarak, ölümsüz bestelerinin melodilerini buluyordu. Ölünce, Mozart onun için bir tören yaptı…

 

Yine son yapılan bilimsel araştırmalarda, bazı kuşlarda kekemelik tespit edildi. Bu çalışmalardan yola çıkarak, bilim insanları, kuşların melodik ötüşlerinin aslında bir dil olduğunu söylüyorlar. Tıpkı bizimki gibi taklitle öğrenilen periyotlu melodik bir dil. İyi öten şair kuş, kızı kapıyor, düşmanı kovalıyor. Belki de bu nedenle Mozart, ölen, ilham perisi ve hergele şair arkadaşı sığırcığa, bir müzik dahisi olmasına rağmen, müzik ile değil de, bir şiir ile veda etmiştir…

 

 

Bizler de şiir tadında sürdürülebilir yaşamlar kurmalıyız ki doğal ana dilimizde doğaya yazabilelim…Yoksa, bu iletişimsiz kopukluk, bizi öldürecek!

Reklamlar