Sürdürülebilir Yaşam İçin Dil…

dil1 


English
Dilin yapay olduğu ve doğaya karşı yıkıcı etkileri olduğu ve hatta insanın Cennet’teki doğal bolluk hayatından kovulmasına neden olan Tevrat’daki “bilgi ağacı”nın aslında “dil ağacı” olduğu iddia edilmesine rağmen, buradaki ağaç metaforundan da anlaşılacağı gibi aslında dil son derece doğaldır. Üstelik, doğanın hem makro, hem de mikro katmanlarına ışık tutabilecek kadar doğal bir örnektir.

 

Metin düzeyindeki şiir dilinde bile, kuantum doğasına ve hatta sicim doğasına; nesir dili ise, Newton doğasına mükemmel örnekler üretir.

 

 Ses tellerimiz gibi, beynimizin dilsel işlevleri yerine getiren Wernick ve Broca alanları gibi, dili üreten organlarımız da doğaldır… Sadece insan türü değil, doğada yaşayan başka birçok tür de bizim dilimizle aynı düzeyde olmasada, bizimkiyle benzer doğal organlarını kullanarak iletişim için düzenli sesler çıkarmaktadırlar. Buna biyoakustik uzay deniyor.

 

Dil doğaldır çünkü doğa, dili kendine yani doğaya dönüştürür… Bu dönüştürme ile ilgili Kyoto’daki Doshiva Üniversitesi’nin Japonca ve İngilizceyi doğanın nasıl kendine dönüştürdüğüne dair yaptığı bir bilimsel çalışma var. Bu çalışmada Japonca konuşan insanların Japonca gereği kendilerini doğanın bir parçası olarak ifade ettikleri; buna karşın İngilizce konuşan insanların İngilizce gereği kendilerini doğanın merkezinde ifade ettikleri iddia ediliyor. Japonca ifadeler koşullarla başlarken, İngilizce ifadeler insanla başlıyor tespitine yer veriliyor. Japonya coğrafyasının sertliği nedeni ile İngilizcenin soyut, analitik ve biçimleyici karakterine karşın, Japoncanın daha çok somut, tasvir edici ve doğal seslerin taklidinden meydana gelen kavramlardan oluştuğu, günlük kullanımda da pasif edilgen cümle yapılarının hâkim olduğu söyleniyor.

 

Japonya doğasının sert karakteri karşısındaki bu edilgenlik, Japon toplumsal yaşamında birey merkezlilik yerine doğa merkezliliği koymuştur. Doğayı da içinde barındıran bu toplumsallık anlayışı, tüketimin ölçü tanımaz bireyci özgürlük anlayışını Japonya yaşamından yakın zamanlara kadar uzak tutmuştur.

 

Ben dediğimiz insanın karşısında doğanın dolayısı ile yerin önemi açısından örneğin, Japonca: “Watashi-no sundeirutokoro-wa Tamagawa-no chikaku desu.” Birebir İngilizce çevirisi “Where I am livinig is near the Tamagawa River.” İngilizce açısından uygun olan çevirisi: “I live near the Tamagawa River.” İlk İngilizce çevirinin Türkçesi: “Yaşıyor olduğum yer, Tamagawa Nehrine yakın”. İkinci İngilizcenin çevirisi: “Ben, Tamagawa Nehri’ne yakın yaşıyorum.”

 

Bu çalışmadan Japonca bir örnek daha: “Ie-niwa kingyo-ga takusan iru.” Birebir İngilizce çevirisi: “At home there are many goldfish.” İngilizce açısından uygun olan çevirisi: “We have many goldfish at home.” İlk İngilizce çevirinin Türkçesi: “Evde birçok süs balığı var.” İkinci İngilicenin çevirisi: “Biz, birçok süs balığına sahibiz evde.”

 

Japonca ve Türkçe’nin doğa anlamında zaman ve mekana verdiği önceliği ve yapı benzerliğini görmek açısından bir örnek: “Sakujitsu gakko-e watashi-wa itta.” Birebir İngilizce çevirisi: “Yesterday, to school, I went”. İngilizce açısından uygun olan çevirisi: “I went to school yesterday”. İlk İngilizcenin Türkçe çevirisi: “Dün okula gittim.” İkinci İngilizcenin birebir çevirisi sıralama açısından: “Ben, gittim okula dün.”

 

Doğaya uyum kapsamında Japonca ve Türkçe açısından ilginç olabilecek bir örnek de, Amerikalı saygın biyolog araştırmacı Gloud’lar tarafından veriliyor: Yunus, balina, kuşlar ve maymunlar gibi diğer türlere bakıldığında sondan eklemeli sesli bir işaret sisteminin kullanıldığı keşfedilmiştir. Fakat araştırmaları yapan insanların konuşma dilleri çoğunlukla İngilizce olduğu için İngilizce dilbilgisi kuralları dahilinde bir dil sistematiğini bu türlere aktarmaya çalışmışlar. Özne+yüklem+nesne gibi… Oysa, doğadaki incelenen türler Türkçe ve Japonca gibi sondan eklemeli bir sesli işaret yapısına sahipler… Tabii tüm bunlardan İngilizcenin doğal bir dil olmadığı sonucuna varılamaz. O da farklı doğal koşullarda gelişmiş ve bu nedenle farklı karaktere sahip olmuş ama yine de ağaç yapısında doğal bir dildir.

 

Dizginlenemeyen doğa güçleri karşısında saygı ve sevgi ile eğilen bir dilin karakterinde Japon bireyselliği de eğilmiş, toplumsallaşmış doğa içinde erimiştir. Bu eriyişi, Japonya’da kaçak balina avcıları karşısına dikilip, gözaltına alınan ve mahkemeleri Şubat 2009’da olan Greenpeace eylemcisi Junichi Sato ve Toru Suzuki’nin karakterlerinde görebiliriz ve hatta Türkiye’deki Shumei doğal tarımında da bunu görebilmekteyiz. Shumei Vakfı’ndan Satoru ve Chikako Nakano’nun derin saygı ve sevgi ile büyüttükleri gübresiz sebzelerin köklerinde Japonya doğasının sert karakterli fırtınalarına karşı toprağa nasıl derin sarıldıklarını görüyoruz.

 

Sebze ve ardındaki doğaya karşı derin saygı ve sevgi ile yapılan gübresiz Shumei doğal tarımında sebze kökleri bildiğimiz geleneksel tarım ile yetiştirilen sebzelerin köklerinden çok daha derinlere inmektedir. Gerçi bunun nedeni oldukça pratiktir. Toprak yüzeyindeki gübresizlik nedeni ile bitkinin derinde besin arayışıdır ki bitkiyi fırtınaya, ya da toprak yüzeyini etkileyecek diğer doğal olaylara karşı sağlam kılmaktadır. Bu pratikliğe rağmen, Shumei bitkilerinin sağlığı ve yaşam zenginliği için de unutulmaz bir eser olan “bitkilerin gizli dünyası”nı akılda tutmak gerekir diye düşünüyorum…

 

Bütün bunları, doğanın dili ve kültürü kendine dönüştürmesi olarak algılayabiliriz.

 

Türkçe’de bu dönüşümü, enerji verimliliği ve bu verimlilikten de önemli olan iletişim kalitesi açısından görebilmekteyiz.

 

Türkçe’de enerji verimliliği konusunda, göze çarpan ses uyumları, ses olayları, ses değişimleridir ki nefes, dil, çene, dudak ve ağzın çalışmasında yapılan tasarruflar ile sağlanır. Buna da dildeki çalışma iktisadı denebilir…

 

Tarih ve coğrafyanın dil ve edebiyat üzerindeki yeri, ekolojik dilbilim ve ekolojik metin eleştirisinin de üzerinde çalıştığı en önemli konu…

 

Nede olsa, doğa israfı sevmez ve israf etmez; doğal olan verimli ve doğru olandır…

Reklamlar