Kristal Su Ekoköyü

Reklamlar

Çocukların Kopenhag Mesajı

Sürdürülebilir yaşam için politika, radikal yolu mu yoksa evrim yolunu mu izlemeli?

English

Doğada radikal değişimler, deprem, volkanik patlamalar, meteor yağmuru, iklim değişimi gibi nedenlerle yaşama alanlarında meydana gelmekte; genellikle fiziksel, abiyotik yani cansız maddede gerçekleşmekte. Evrimsel değişimler ise, biyolojik, canlı maddede gerçekleşmektedir.

Radikal değişimler doğası gereği, devirici, hızlı, yıkıcı ve şiddetli olmaktadır. Evrimsel değişimler ise, doğası gereği şiddetsiz, yavaş, bozmadan bütünleştirici olmaktadır. Buna en iyi örnek 3 ana aşamada evrimleşen insan beynidir: İlkel beyin, limbik beyin ve korteks beyin! Beyin evriminin bu üç aşaması, bugün iç içe ve üst üste yaşamını birlikte tek bir dizge uyumu içinde sürdürmektedir. Radikal değişimler, tersinemezdir. Ah yanlış yaptık; hadi baştan alalım diye bir şey yoktur. Geride kalan tüm gemileri yaktığı ve yıktığı için geri dönüp, tekrar başlayabilmek gibi bir şans yoktur. Evrim, çevresine uyum sağlar! Radikal değişim, çevreyi kendine uydurur. Evrim, pasiftir, mevcudu öldürmeden yaşamı zenginleştirir. Radikal değişim, aktiftir, mevcuttan öldürerek yaşamı zenginleştirir. Evrim, çevre ile çok boyutlu ilişkiler geliştirmektir. Radikal değişim, çevreyi doğru olduğu düşünülen tek boyuta indirgemektir. Evrim, canlı doğaya dair yumuşak ve yavaş bir değişimken, radikal değişim cansız doğaya dair sert ve hızlı bir değişimdir. Canlılığın çevreye akordu evrimseldir ki akort’un Latince kökü de “ad cordis” yani akıl ve gönüle doğru demektir! Bu akıl ve gönül, temelde gezegenimizdeki canlı ve cansız bileşenlerden oluşan organik yapıyı temsil eden Gaia’nın aklı ve hakkıdır ki bu akıl ve haklar çerçevesinde insan yaratıcı, girişimci ve özgürdür!

Tabii, evrimin milyarlarca yılda geliştirdiği yaşamda kalma politikaları ve yöntemleri, hem denenmişliği, hem de uygulanabilirliği açısından önemli esin kaynakları bizler için.

Yaşamın, prokaryot ve ökaryot gibi ilkel hücrelerin(bakteri ve mikroorganizmalar) temel biyokimyasal mekanizmalarını evrim sürecinde mükemmelleştirmesi 3 milyar yıl gibi bir zaman almıştır. Çok hücreli daha karmaşık yapılar, 0.5 milyar yıl gibi çok daha kısa bir zamanda gelişmiştir ve çok hücreli yapıların geliştiği bu 0.5 milyar yılın hemen ardından ikinci 0.5 milyar yılda bitkiler ve hayvanlar gelişmiştir. Yaşam aslında zamansal, miktarsal ve türsel çokluk ve büyüklük açısından bakteri ve mikroorganizmaların üretimidir. Bakteriler gibi hancı mikroorganizmalar yanında, bitkiler ve hayvanlar, yeryüzündeki yaşam evrenin kenar mahallesinde, eğriti yolculardır aslında. Zaman içinde mükemmelleşmiş bu biyokimyasal süreçler, her ne kadar bugünkü yeşil kimyaya ve hatta yeşil politikaya esin kaynağı olsun diye mükemmelleşmediyse de, en büyük esin kaynağı olmuştur ve olmaya da devam edecek gibi görünmektedir.

Zaman içinde mükemmelleşmiş bu temel biyokimyasal metabolik süreçler neredeyse yaşayan her canlıda aynıdır! Bu yeşil yöntemin sırrı nedir acaba? Kısaca, az kaynak ile çok iş yapmaktır. Yani, verimlilik ve tasarruf ile niteliksel zenginlik yaratmaktır… Ölçü içinde yıkmadan, tüketmeden, üretmektir! Üretimi tüketmeden yararlanmaktır! Nasıl mı? Hücre içinde çok temel biyokimyasal bir süreç olan “Tersinebilir Protein Fosforlanması”na bakalım: 1992 yılında fizyoloji alanında Nobel kazanmıştı bunu fark eden Fischer ve Krebs! Hücre düzenlemesinde anahtar bir olaydır bu! Fosfor sökebilen bir protein, ATP’deki 3 fosfor atomundan birini söker ve yakınındaki başka bir proteine söktüğü bu fosfor atomunu takar. Fosfor eklenen protein, eski şeklini kaybeder ve yeni bir şekil kazanır. Bu yeni şekil, ona yeni işlevler kazandırır. İşlevlerini yerine getirdikten sonra, fosfor sökücü protein tarafından fosforu sökülür, ATP’ye iade edilir ve eski şekline ve işlevlerine geri döner. İşte, bu sökme veya takma işlemi için gerekli enerji, moleküler biyolog Oktay Sinanoğlu’nun ifadesi ile yaklaşık 50 ila100 kcal/mol’dür. Fakat bir seferde bu enerji kullanılsa, önce bu proteinlerin, sonra hücrenin yaşamı tehlikeye girer. Bu nedenle her bir işlem, her biri sadece 7 kcal/mol enerji taşıyan ATP sayesinde 14 adımda gerçekleşir. 100 / 7 yaklaşık 14 küçük güzel adım yapar! Bu küçük güzel adımlar sayesinde hücrenin ölçüleri içinde tüketmeden üretim yapılmış olur. Tüketmek yerine sürekli ve çevrimsel bir yararlanma söz konusudur.

Böylesine sürdürülebilir ve tersinebilir çevrimsellik ve tüketmeden yararlanma, benzeri toplumsal bir evrimleşme sürecinden geçen dilde de görülür. “Güneş ile yüreklendik ki yürek geceyi güneşledi!” cümlesinde görüldüğü gibi isim fiil olur, fiil isim olur “tersine protein fosforlanması’nda olduğu gibi eklerle. Yapım ve çekim ekleri olmayan bir dil nasıl olurdu acaba? Az kökle çok kelime üretilebilir miydi acaba? Ya da, az kelime ile çok cümle? Bu şekilde verimlilik ve tasarruf ile niteliksel ya da biçimsel zenginlik yaratılabilir miydi? Dilbilgisel ölçü içinde yıkmadan, tüketmeden, üretim yapılabilir miydi?

Klasik kimya A+B=C’de olduğu gibi yüksek enerjileri bir seferde uygulamak suretiyle yakarak, ezerek, yıkarak C’ye ulaşırken, yeşil kimya veya yeşil politika A+F-N*K/s+T+R-O*E*E…=C gibi çok daha dolaylı, uzun, çok daha geniş çeşit katılımlı sinerjik ama enerji verimliğini maksimize eden küçük güzel çevrimsel adımlarla C’ye ulaşır.

Fakat ekolojik felaketten kurtulmak için toplumsal olarak değil evrim, devrim bile yapacak zaman yok! Çünkü devrimi doğanın cansız bileşenleri yapmak üzere! İnsanın azgın egoist tüketim kültürü nedeni ile doğanın şu an yapmakta olduğu ve yapmaya devam edeceği radikal değişime uyabilmek ve akort olabilmek için bireysel (d)evrimlerimizi bir an önce yapıp, canımızı kurtarmalıyız! Belki bizi gören birileri de bizi izler! Unutmayalım ki, doğadaki karıncalar, arılar, kuşlar ve balıkların sürü sinerjisinden doğan kolektif aklının ve gönlünün verdiği mesajlar, çok kısa zaman aralıkları içinde oldukça incelikli ve yaratıcı toplumsal eylemler olabileceğini göstermekte!

Sürdürülebilir Yaşam İçin Dil…

dil1 


English
Dilin yapay olduğu ve doğaya karşı yıkıcı etkileri olduğu ve hatta insanın Cennet’teki doğal bolluk hayatından kovulmasına neden olan Tevrat’daki “bilgi ağacı”nın aslında “dil ağacı” olduğu iddia edilmesine rağmen, buradaki ağaç metaforundan da anlaşılacağı gibi aslında dil son derece doğaldır. Üstelik, doğanın hem makro, hem de mikro katmanlarına ışık tutabilecek kadar doğal bir örnektir.

 

Metin düzeyindeki şiir dilinde bile, kuantum doğasına ve hatta sicim doğasına; nesir dili ise, Newton doğasına mükemmel örnekler üretir.

 

 Ses tellerimiz gibi, beynimizin dilsel işlevleri yerine getiren Wernick ve Broca alanları gibi, dili üreten organlarımız da doğaldır… Sadece insan türü değil, doğada yaşayan başka birçok tür de bizim dilimizle aynı düzeyde olmasada, bizimkiyle benzer doğal organlarını kullanarak iletişim için düzenli sesler çıkarmaktadırlar. Buna biyoakustik uzay deniyor.

 

Dil doğaldır çünkü doğa, dili kendine yani doğaya dönüştürür… Bu dönüştürme ile ilgili Kyoto’daki Doshiva Üniversitesi’nin Japonca ve İngilizceyi doğanın nasıl kendine dönüştürdüğüne dair yaptığı bir bilimsel çalışma var. Bu çalışmada Japonca konuşan insanların Japonca gereği kendilerini doğanın bir parçası olarak ifade ettikleri; buna karşın İngilizce konuşan insanların İngilizce gereği kendilerini doğanın merkezinde ifade ettikleri iddia ediliyor. Japonca ifadeler koşullarla başlarken, İngilizce ifadeler insanla başlıyor tespitine yer veriliyor. Japonya coğrafyasının sertliği nedeni ile İngilizcenin soyut, analitik ve biçimleyici karakterine karşın, Japoncanın daha çok somut, tasvir edici ve doğal seslerin taklidinden meydana gelen kavramlardan oluştuğu, günlük kullanımda da pasif edilgen cümle yapılarının hâkim olduğu söyleniyor.

 

Japonya doğasının sert karakteri karşısındaki bu edilgenlik, Japon toplumsal yaşamında birey merkezlilik yerine doğa merkezliliği koymuştur. Doğayı da içinde barındıran bu toplumsallık anlayışı, tüketimin ölçü tanımaz bireyci özgürlük anlayışını Japonya yaşamından yakın zamanlara kadar uzak tutmuştur.

 

Ben dediğimiz insanın karşısında doğanın dolayısı ile yerin önemi açısından örneğin, Japonca: “Watashi-no sundeirutokoro-wa Tamagawa-no chikaku desu.” Birebir İngilizce çevirisi “Where I am livinig is near the Tamagawa River.” İngilizce açısından uygun olan çevirisi: “I live near the Tamagawa River.” İlk İngilizce çevirinin Türkçesi: “Yaşıyor olduğum yer, Tamagawa Nehrine yakın”. İkinci İngilizcenin çevirisi: “Ben, Tamagawa Nehri’ne yakın yaşıyorum.”

 

Bu çalışmadan Japonca bir örnek daha: “Ie-niwa kingyo-ga takusan iru.” Birebir İngilizce çevirisi: “At home there are many goldfish.” İngilizce açısından uygun olan çevirisi: “We have many goldfish at home.” İlk İngilizce çevirinin Türkçesi: “Evde birçok süs balığı var.” İkinci İngilicenin çevirisi: “Biz, birçok süs balığına sahibiz evde.”

 

Japonca ve Türkçe’nin doğa anlamında zaman ve mekana verdiği önceliği ve yapı benzerliğini görmek açısından bir örnek: “Sakujitsu gakko-e watashi-wa itta.” Birebir İngilizce çevirisi: “Yesterday, to school, I went”. İngilizce açısından uygun olan çevirisi: “I went to school yesterday”. İlk İngilizcenin Türkçe çevirisi: “Dün okula gittim.” İkinci İngilizcenin birebir çevirisi sıralama açısından: “Ben, gittim okula dün.”

 

Doğaya uyum kapsamında Japonca ve Türkçe açısından ilginç olabilecek bir örnek de, Amerikalı saygın biyolog araştırmacı Gloud’lar tarafından veriliyor: Yunus, balina, kuşlar ve maymunlar gibi diğer türlere bakıldığında sondan eklemeli sesli bir işaret sisteminin kullanıldığı keşfedilmiştir. Fakat araştırmaları yapan insanların konuşma dilleri çoğunlukla İngilizce olduğu için İngilizce dilbilgisi kuralları dahilinde bir dil sistematiğini bu türlere aktarmaya çalışmışlar. Özne+yüklem+nesne gibi… Oysa, doğadaki incelenen türler Türkçe ve Japonca gibi sondan eklemeli bir sesli işaret yapısına sahipler… Tabii tüm bunlardan İngilizcenin doğal bir dil olmadığı sonucuna varılamaz. O da farklı doğal koşullarda gelişmiş ve bu nedenle farklı karaktere sahip olmuş ama yine de ağaç yapısında doğal bir dildir.

 

Dizginlenemeyen doğa güçleri karşısında saygı ve sevgi ile eğilen bir dilin karakterinde Japon bireyselliği de eğilmiş, toplumsallaşmış doğa içinde erimiştir. Bu eriyişi, Japonya’da kaçak balina avcıları karşısına dikilip, gözaltına alınan ve mahkemeleri Şubat 2009’da olan Greenpeace eylemcisi Junichi Sato ve Toru Suzuki’nin karakterlerinde görebiliriz ve hatta Türkiye’deki Shumei doğal tarımında da bunu görebilmekteyiz. Shumei Vakfı’ndan Satoru ve Chikako Nakano’nun derin saygı ve sevgi ile büyüttükleri gübresiz sebzelerin köklerinde Japonya doğasının sert karakterli fırtınalarına karşı toprağa nasıl derin sarıldıklarını görüyoruz.

 

Sebze ve ardındaki doğaya karşı derin saygı ve sevgi ile yapılan gübresiz Shumei doğal tarımında sebze kökleri bildiğimiz geleneksel tarım ile yetiştirilen sebzelerin köklerinden çok daha derinlere inmektedir. Gerçi bunun nedeni oldukça pratiktir. Toprak yüzeyindeki gübresizlik nedeni ile bitkinin derinde besin arayışıdır ki bitkiyi fırtınaya, ya da toprak yüzeyini etkileyecek diğer doğal olaylara karşı sağlam kılmaktadır. Bu pratikliğe rağmen, Shumei bitkilerinin sağlığı ve yaşam zenginliği için de unutulmaz bir eser olan “bitkilerin gizli dünyası”nı akılda tutmak gerekir diye düşünüyorum…

 

Bütün bunları, doğanın dili ve kültürü kendine dönüştürmesi olarak algılayabiliriz.

 

Türkçe’de bu dönüşümü, enerji verimliliği ve bu verimlilikten de önemli olan iletişim kalitesi açısından görebilmekteyiz.

 

Türkçe’de enerji verimliliği konusunda, göze çarpan ses uyumları, ses olayları, ses değişimleridir ki nefes, dil, çene, dudak ve ağzın çalışmasında yapılan tasarruflar ile sağlanır. Buna da dildeki çalışma iktisadı denebilir…

 

Tarih ve coğrafyanın dil ve edebiyat üzerindeki yeri, ekolojik dilbilim ve ekolojik metin eleştirisinin de üzerinde çalıştığı en önemli konu…

 

Nede olsa, doğa israfı sevmez ve israf etmez; doğal olan verimli ve doğru olandır…

Doğayı okumadan, doğaya yazamayız…


English



Sürüdürülebilirlik için doğanın dilinden anlamalıyız. Doğanın dilinden anlamak ise, doğa denen karmaşık metni okumaktan geçer. Doğa metninin ekolojisini okumadan yani canlı, cansız tüm bilişenlerinin birbiri ile kurduğu incelikli denge ilişkilerini okumadan, anlamadan, doğada herhangi bir şey yapamayız.

 

Kısacası, doğayı okumadan, doğaya yazamayız…

 

İnsan türü, her an değişen doğa metni içinde yer alır. Bu metnin bir parçasıdır. Bir cümle içinde nasıl ki kelimeler uyumlu bütünler oluşturmak zorundadır. Ve bu uyumlu cümleler de metin içinde birbiri ile uyumlu olmak zorundadır. Aynı şekilde insan da doğa metni içinde uyumlu cümleler oluşturmak zorundadır. Aksi taktirde, metin anlam bütünlüğünü yitirecek ve canlılığını kaybedecektir. Bedenlerimizdeki hücreleri de kabaca cümleler olarak tanımlayabiliriz. Bu cümlelerin bazıları bütünle olan uyumunu yitirdiğinde, bu hücrelere kanser deriz. Bu durumda da hücrelerden oluşan tüm beden metni, anlamını yitirecek ve cansızlaşacaktır.

 

Her metnin kendi içindeki ilişkilerden doğan bir ruhu vardır; işte o ruh metni oluşturan bileşenlerin uyumlu ilişkilerine bağlıdır. İlişkilenmek öylesine bir güce sahiptir ki, örneğin yanıcı bir gaz kimliğinde olan hidrojen ve oksijen atomları ilişkilendiğinde, yani birbirine bağlandığında oluşturdukları yeni metnin kimliği tamamen farklı bir ruh olan sıvı ve söndürücü bir nitelik kazanır: Su! Yani, bir yanıcı gaz, bir yanıcı gaz daha, daha çok yanıcı bir gaz kümesi yapmamaktadır. Bütün, parçalarından anlaşılamayacak, tamamıyla farklı bir ruha sahip, parçalar ve bunların ilişkilerine dayanan yeni bir anlam üretir.

 

Kimyanın konusu olan bu derin doğadan biraz daha yukarı çıkacak olursak, kimya ve biyolojinin kesişim kümesinde yer alan ve ilişkisel metinsellik anlamında insanı hayrete düşüren virüsler ile karşılaşırız. Virüs, kendine ait metabolizması olmadığı için canlı mı, cansız mı olduğuna karar verilemeyen bir kılıf ve bir DNA; yani bir bilgiden ibarettir… Canlı niteliğini kazanabilmesi için metabolizması olan bir yaşam birimine ihtiyacı vardır. Yani, bir hücreye… Tek başına cansızdır. Kağıt üzerinde cansız bir mürekkep gibidir. Canlanması için bir okuyucunun metabolizmasına ihtiyaç duyar. Bir okuyucu olarak hücre metabolizması ve genetiği ile ilişkilendiğinde canlanır. Hücre dışına çıktığında ölür. İçine girdiğinde, tekrar canlanır. Bu böyle devam edip, gidebilir. Tıpkı, sözlükteki sözcüklerin, cümlenin metabolizması ve genetiği içinde anlam ve ruh kazanması gibi… Cümlelerin de, metnin metabolizması ve genetiği içinde anlam ve ruh kazanması gibi… Metinlerin de, metinler biyosferinin ya da “metinosfer”in metabolizması ve genetiği içinde anlam ve ruh kazanması gibi…

 

Scientific American dergisinin Aralık 2004 sayısına göre, bir hücredeki DNA zarar gördüğünde, bilgi kaybı nedeni ile o hücre ölmüş kabul ediliyor. Fakat bu ölüye bir virüs isabet ettiğinde, bozulan bilgi parçalarını tekrar düzene sokabiliyor ve ölüyü yaşama geri getirebiliyor. Ayrıca, bir virüsü, hücrede morötesi ışınlarla parçalamışlar. Fakat ayrılan parçalar birbirleri ve çevreleri ile ilişkilerini uzaktan sürdürmüşler ve bu şekilde virüs yaşamaya devam etmiş.

 

Aristo’da ruh formdur. Formsa, ilkeler doğrultusundaki ilişkilerdir. Yani, virüs olabilmek, parçalarının ilkeler doğrultusundaki ilişkilerine bağlıdır. Tıpkı, ilişkisel bütün olan bir metni, dil bilgisi ve doğa ilkelerinin üretmesi gibi.

 

Ekolojik ilişkiler, biyosfer adında bir kimlik üretiyorsa ve hepimiz aslında bu kimliği oluşturan parçalarsak, bu kimliği üreten aramızdaki akort ilişkileri nasıl okumalı ve sürdürmeliyiz?

 

Tabii, bu ilişkileri oluşturan doğal ilkeleri tanımaya çalışarak, ve bu ilkeler doğrultusundaki ilişkileri saygı ve sevgi ile karşılayarak.

 

Yaklaşık 4 milyar yıldır doğadan yapılan okumalar DNA metnine yazılmakta…Haliyle bizler de bu okumalarla kodlanarak, şekillenmekteyiz. En azından bugünkü bilimimiz bunu söylüyor… Öyle ise, tamamen doğal olan bünyelerimizden gelen sesleri  dinlersek ki buna lisan anlamında dil da dahildir, yaklaşık 4 milyar yıllık bir okuma tecrübesine kulak vermiş oluruz.

 

Sürdürülebilirlik adına lisan olarak dilden, çıkarılacak doğaya ait birçok ders vardır ki bunların başında müzikalite gelir: Türümüzü bir bebek, gezegenimizi de bu bebeğin anası olarak, görecek olursak, nasıl her bebek iletişim ve ilişki kurmaya, anasını taklit ederek başmışsa, insan türü de doğayla yani anasıyla bağlantı ve iletişim kurmaya, yani lisan geliştirmeye anasını, yani doğayı taklit ederek başlamıştır.

 

Peki, dil için doğada taklit edilebilecek en önemli unsurdan biri nedir ki bundan sürdürülebilirlik adına ne ders çıkaralım? Bu ders, periyodik döngüselliktir. Bu periyodik döngüselliğe, dildeki ses olarak bakacak olursak, dalga da diyebiliriz. Dalganın da doğası geometrik halkadır. Dünya, Güneş çevresinde belirli bir periyotla döner. Gece ve gündüzü bu periyotlu döngüsellik belirler. Mevsimler, döngüseldir. Su, yağmur şeklinde bu döngüye uygun, bölgelere göre belirli miktarlarda yağar vs… Çöl, yağmur yağmayan yer değildir. Yağmurun belirsiz aralıklarla, dengesiz yağdığı yerdir. Bu periyodik döngüsellikler, gezegene bir müzikalite getirir. Olumlu bileşenlerdeki dalgasal bu döngüsellikler, yaşam zenginliği oluşturur…

 

Dildeki müzik de doğayı taklit eden dalgasal bu döngülerden oluşur. Şiirde zirvesine ulaşır. Biyoakustik uzmanı Bernie Krause, Kaliforniya Bilimler Akademisi için Kenya’daki Masai Mara Ulusal Parkı’nda uçan, yürüyen, sürünen, amfibiyen hayvanlardan ve böceklerinden oluşan 15 bin türün sesini 3500 saat boyunca kaydetmiştir. Krause’a göre doğada bir orkestra var. Her tür ve her birey kendi bölgesinde kendine has ama orkestranın diğer üyelerine akort müzikal cümlelerini üretiyor. Krause’a göre, bu biyosenfoni doğanın ekolojik enerji ve madde akışlarını düzenleyen trafik işaretleri… Yani, doğadaki canlılık için ses dalgaları ile kurulan cümlelerin oluşturduğu bir metin…

 

Örneğin, Mozart’ın ormandaki bestekar arkadaşı sığırcık kuşu da, bu biyosenfoninin bir üyesiydi. Mozart, arkadaşının sözlerini zihninde yavaşlatarak, ölümsüz bestelerinin melodilerini buluyordu. Ölünce, Mozart onun için bir tören yaptı…

 

Yine son yapılan bilimsel araştırmalarda, bazı kuşlarda kekemelik tespit edildi. Bu çalışmalardan yola çıkarak, bilim insanları, kuşların melodik ötüşlerinin aslında bir dil olduğunu söylüyorlar. Tıpkı bizimki gibi taklitle öğrenilen periyotlu melodik bir dil. İyi öten şair kuş, kızı kapıyor, düşmanı kovalıyor. Belki de bu nedenle Mozart, ölen, ilham perisi ve hergele şair arkadaşı sığırcığa, bir müzik dahisi olmasına rağmen, müzik ile değil de, bir şiir ile veda etmiştir…

 

 

Bizler de şiir tadında sürdürülebilir yaşamlar kurmalıyız ki doğal ana dilimizde doğaya yazabilelim…Yoksa, bu iletişimsiz kopukluk, bizi öldürecek!

Sürdürülebilir Yaşam İçin Yeni İnsan


English

Çevresel kriz karşısında günümüz insanının kendini ve çevresini yeniden kavrayışı nasıl olmalı acaba?…

 

Şimdi, bizim alışık olduğumuz milyon diye bir rakam var ya hani; 6 sıfırlı… Onun bir büyüğü var milyar; 9 sıfırlı… Onun da bir büyüğü var trilyon; 12 sıfırlı… Onun da bir büyüğü var katrilyon; 15 sıfırlı… Onun da bir büyüğü var kentilyon; 18 sıfırlı…

 

Bu kentilyon seviyesi su açıdan önemli, evrende bildiğimiz 100 kentilyon güneş benzeri yıldız var. 10 kentilyon güneş sistemi benzeri gezegenleri olan yıldız sistemleri var ve içinde yaşam olasılığı olan 1 kentilyon dünya benzeri gezegen var.  Bu gezegenler, bizimkine benzemese de, sadece yaşam olasılığı taşıması açısından benzer. Bu benzerliği abartmamak lazım… Gezegenimizdeki yaşamın neredeyse sonunu getirecek küresel çevre felaketinden oralara kaçsak, adapte olamayabiliriz yani… Onlar da kaçsa gelse, dünyamızdaki bir virüs veya bakteri veya bir molekül, gelenlerin kökünü kazıma ihtimaline sahip…

 

Bu yüzden elimizdekine gözümüz gibi bakmalıyız!..

 

Bu çerçevede içinde yaşam olasılığı olan 1 kentilyonluk  ”Güneş” sistemleri kalabalığı içinde bizim güneş sistemimizdeki yaşamımıza bakacak olursak, gezegenimizdeki yaşamın temeli m2′ye dakikada 9,5 kalori Güneş’tir… Tabii, bu 9,5 kalori, daha doğrusu m2′ye dakikada 900 kalori düşen Güneş’ten yaşam enerjisi olarak kullanılan net miktardır… 

 

21.yüzyılın bildiğimiz biyolojik formatın son yüzyılı olduğunu söyleyen ve bu yüzyıl 6 milyar insandan 1 milyar insan kalacağını söyleyen iklim bilimci James Lovelock’a göre gezegenimizin doğumu olan 4,5 milyar yıl öncesinden bugüne kadar Güneş ısısını %30 arttırdı. Fakat gezegenimizin ısısı %30 artmadı. Ama 4 milyar yıl önce yaşam zenginliği gelişmeye başladı. Bunun nasıl olduğunu küçük bir deneyle siz de anlayabilirsiniz. Yapmanız gereken, yaz mevsimi sıcak bir öğlen saatinde güneş altında 1 saatten fazla kalmış bir arabanın kaportasına çıplak elle dokunun ve sonra diğer elinizle aynı şartlarda bir bitkinin yaprağına dokunun! Unutmayın bitki hep orada duruyordur. Yani büyük ihtimalle arabadan daha uzun bir süre güneş altında kalmıştır ve sizin de hissedeceğiniz gibi hiç sıcak değildir…

 

Gezegenimizdeki yaşam yeryüzüne düşen güneşin ancak %1′ni kullanarak, böyle bir yaşamsal zenginlik oluşturmakta… Ve biz bu 13,2 milyonluk türsel zenginliğin ancak 1,7 milyonunu şimdiye kadar tanıyabildik.

 

Yani, %13′ünü… Bu zenginliğin %86’sından henüz haberdar değiliz.

 

Üstelik kendi bedenlerimiz bile bir türler birliği; Discover dergisinde yayınlanan ve daha sonra Bilim ve Teknik dergisi için Türkçe’ye çevrilen bir makaleye göre, insan bedeninde bulunan hücrelerin %90′nı mikroskobik canlılar: Mikroplar, bakteriler, mikroorganizmalar, mantarlar, vs… İnsan DNA’sinin %8′i virüs DNA’larının kalıntıları…

 

Mikro ve makro ölçekte biyobirlikler içinde yaşıyoruz…

 

Kaçımız içinde yaşadığımız ve üyesi olduğumuz bu biyobirliklerin farkında? 

 

Ve kaçımız bu biyobirliklerin, yaşadığı coğrafyanın iklimi ile, taşı ile, toprağı ile, suyu ile oluşturduğu ekolojik taşıma kapasitesine bağımlı olacağının farkında?

 

Örneğin ülkemizin Batı ve Güneybatı coğrafyasında yer alan yaşam birlikleri ne güzel burcu burcu kokarlar: Lale, sümbül, nergis, reyhan ve süsenin öz yurdudur bu coğrafya. Bunların yanında Manisa lalesi, çiğdem, sahlep, glayol ve çeşit çeşit ballıbaba türleri… Dam koruğu, sütleğen, sarı papatya, şebboy ve cayır otu türleri baharda hepsi yamaçlardan kokularıyla ve renkleriyle ses verir burdayız diye… Pırnal meşesi ve ardıçla taçlanan bu coğrafyanın maki yaşam birliğinden, bu birliğin insanı ne öğrenir peki?…

 

Kaynakları tüketmeden, kullanmayı öğrenir… Zamanı, mekanı ve enerjiyi dönüştürerek, tüketmeden, yararlanmayı öğrenir… Hepsinden önemlisi yaşadığı coğrafyanın iklimi ile, taşı ile, toprağı ile, suyu ile oluşturduğu ekolojik taşıma kapasitesinin koyduğu sınırlara boyun eğmeyi öğrenir.

 

Bitkilerden yayılan o burcu burcu hoş kokunun aslında bir savunma silahı olduğunu öğrenir… Çünkü hayvanlar kokulu bitkileri yemekten hoşlanmazlar… Bitkiler de coğrafyanın kurak ikliminde doku kaybını gidermek için oluşacak maliyete katlanamazlar ve kendilerini böyle korurlar… Bu aromalarla, şerbetlerle, dostunu davet eder, düşmanı uzak tutarlar… Tozlaşma ile üreme için kendilerini böceklere beğendirebilme yolunda bitkilerin ürettiği çiçeklerin binbir güzelliğine bakıp, sinek gibi böceklerin zevkine hayran olmamak elde değil… Sonra bu incenin incesi zarif zevklere sahip bu latif böcekleri iğrenerek, bir şaplakta patlatmak insanın içini burkuyor düşününce…  Kırlarda, bayırlarda ve bahçelerimizdeki renk, koku ve tat çümbüşünü bu böceklerin zevki ile bitkilerin tasarım yeteneklerine borçlu olduğumuzu bilmek daha da iç burkucu hale gelebiliyor ara ara yaptığımız böcek katliamları açısından…

 

Ülkemizin Batı ve Güneybatı coğrafyasının kurağında su tutmak için kökler derin, boylar kısa; yüzeyler küçük, hacimler büyüktür. Su ile ilgili ve diğer yaşamsal tutumlar, bu biyobirliğin insanına nasıl yansıyacaktır acaba?  Evini, işini nasıl kuracaktır? Bu biyobirliğin neresinde, nasıl, kaç kişi, ne kadar zaman duracaktır?

 

Yine eski çağlarda ülkemizin Batı ve Güneybatı coğrafyasındaki bu biyobirlikte yaşamış Efeslilerin özellikle kırsalda yaşayanları, yaşadıkları biyobirliğin arılar ve sinekler gibi böceklerini, bu böceklerin ekolojik ilişki içinde oldukları “hiyat” ağacının çiçekleri gibi bitkilerle birlikte Artemis’in avcı kişiliğinde kutsal kabul etmişlerdir. Yaşam bölgelerindeki canlı ve cansız ilişkiselliğini, ekolojik ya da kendi tanımımızla akort ilişkisellik olarak kutsamışlardır. Bu, kırsalda yaşayan Efeslilerin yaşadıkları bölge ile ilgili biyolojik farkındalığının Artemis karakterinde kutsanmasıdır. Efes’teki Artemis tapınağı kalıntılarından bunu görmek mümkün… Ve bugün bizlerin de ekolojik bağların ürettiği karmaşık yaşamsal ilişkisellikleri ilahlaştırmadan, kutsal kabul etmemiz gerekir…

 

Yeri gelmişken Ege mitolojisinde önemli bir yeri olan Artemis’ten de kısaca bahsedelim. Efesin kırsalında yaşayan halklar kendilerini daha önce söylediğimiz gibi Artemis’e daha yakın hissederler. Artemis, Afrodit’in aksine janjanlı kent yaşamından hiç hoşlanmaz. O yabanıl doğanın yaşamını çoğaltmak için su perileri ile çılgın “polen” partileri verir. Hayvanların da anası olarak bilinir. Buna rağmen avlanır fakat gerçek doğal hayatta büyük bir genellikle aciz ve güçsüzlerin avlandığını görsek de, Artemis avcı olmasına rağmen, avladığı hayvanların yavrularını kendi yavrusuymuş gibi korur. 

 

Bu noktada yaşanılan yurt ile kurulan yaşamsal ilişkilerin böylesine yerleşik köklülüğü, bu derinliklere kadar giderken,  bir diğer taraftan da doğanın, Artemis mitolojisinde dile geldiği gibi değişkenliği ve hırçınlığı, üzerindeki tüm yaşamı bir anlamda hırcın bir değişkenliğe ve göçe zorlamaktadır… 

 

Bu nedenle doğada değişim, yani zaman önemli. Çünkü yurtların doğası değisken. Öyle ise, yaşam bir yere bağlı kalamaz, göç eder… Yaşam formasyonu,  sürekli deforme ve reforme olan karbon, hidrojen, nitrojen, oksijen, fosfor ve sülfürün yine birbirine hidrojenin zayıf bağları ile bağlanmasının ürünüdür. Bu zayıf bağları çözüp, bağlayacak, Güneş’in mor, mavi, kırmızı gibi orta karar güçte parmaklarının emeğidir yaşam formasyonu… Bir de, Güneşin tüm yaşamı bir kıyafet gibi saran ama aslında çöp olan yeşil ambalajını unutmamak gerekir… Ama ben böyle güzel çöp görmedim. Doğa yaptı mı? Böylesini yapıyor, işte! Bu 6′lı kolektifin tedirgin ve mutedil ilişkileri ya da dansları, yaşamı üretiyor. Hava, su ve toprak değiştiğinde, yasam da tıpkı onu oluşturan moleküllerin tedirgin ve mutedil ilişkilerinin dansları gibi değişir… Uyumlanabileceği yeni alanlara yeni biyobirlikler oluşturmak üzere göçer…

 

Bunun en güzel örneği Anadolu’muzdur… Buzul ve kuraktan kaçan tüm bitkiler ve hayvanlar, Avrupa’dan, Asya’dan, Afrika’dan hepsi bu topraklarda yeni biyobirlikler kurmuşlardır. Zaman içinde bu yaşam birlikleri birbirine kenetlenmişlerdir… Ta ki, küresel ısınma ve erozyon gibi kuvvetli nedenlerle yeni göç dalgaları başlayana kadar… Küresel çevre felaketinin farkında olmalıyız…

 

Yaşadığımız kent olan İstanbul’a bakacak olursak, Doğa Derneği’nin tespitlerine göre İstanbul’da 12 ayrı ekolojik sistem var… Yani, bir semte has bitki var. Başka semte yetişmiyor. Örneğin, Ümraniye Çiğdemi… Veya İstanbul Kardeleni veya Büyük Ada’daki maki birliği… İstanbul, coğrafyası nedeni ile farklı farklı hava, taş, toprak ve suya sahip. Farklı farklı flora ve faunası ile büyük bir zenginlik… Fakat bu coğrafyanın ekolojik taşıma kapasitesi nedir? Gelişkin vaskular iletişim ve ulaşım ağlarıyla bu kapasitenin sınırlarını kat be kat aştığımız aşikar… Birlik ve beraberlikten uzak, Istanbul coğrafyasına has kozmopolit biyobirliğini ezen, doğasından kopuk, İstanbul coğrafyasının ekolojik taşıma kapasitesinin sınırları karşısında haddini bilmez, küstah ve isyankar metropol insanları mıyız?… Demek istediğim, doğanın kıymetini bilmek için yiyeceğimizin ve içeceğimizin bahçemizdeki doğa anadan gelmesi gerekiyor… Marketten değil… Yoksa, market raflarında sebzenin meyvenin ardındaki gözden ırak toprak, gönülden de ırak oluyor…

 

Bütün bu yazdıklarımız ışığında, ben coğrafyanın ekolojik taşıma kapasitesine boyun eğme bağlamında Freud’un superego tanımını toplumdan doğaya genişletiyorum. Bunu yapmakla da yeni kamuyu ve kamusal yararı, yaşam temelinde ilişkili tüm canlı ve cansız varlıları kapsayacak şekilde yeniden tanımlıyorum. Bunun için insan bilincini, bağışıklık sisteminin bir işi olarak görüyorum… Bağışıklık sistemini de biyosferin bir işi olarak görüyorum… Ki bu bizi, bilinçlerimizin; yani öznelerimizin; yani ben dediğimiz tabi nefsimizin bir yanı ile biyosferin dengesine bağlı ve bir yanı ile de bu dengeyi sürdürmeye çalışan bir sistem olduğu fikrine götürüyor. Şuurumuzu bile, bağışıklık sistemlerimizin bir parçası ve marifeti olarak, emanet aldığımız doğaya çok şey borçlu olduğumuz için onu sevmeli ve saygı duymalıyız. Yoksa, doğada yapacağımız düşüncesiz ve duygusuz yıkımlar, sonuçta gelip öz benliklerimizin yıkımına dayanacaktır… Bu nedenle, yaşadığımız çevresel kriz karşısında, kendimi doğanın canlı ve cansız tüm bileşenlerinin biyosferal ilişkileri içinde akort biçimde ürettiği ego olarak, yeniden kavrıyorum…

 

Akort kavramının iç anlamlarını bir kez daha hatırlatmak isterim bu bağlamda. Akort kelimesinin kökü, ”Ad Cordis”den gelir. Ve Cordis, kalp demektir. Ad ise, -e doğru demektir… Yani, mecazi anlamda akıl ve gönüle doğru demektir. Ki bu da, yaşamı üreten tüm canlı ve cansız varlıkların bir nedensellik zinciri içinde değil, bir nedensellik halkasında yer alan birlik ve beraberlik içindeki derin anlam demektir.

 

Deniz Postacı

mdpostaci@yahoo.com

 

Bu yazının daha kısa versiyonunu Radikal Gazetesi  nden okuyabilirsiniz … 

Tüketmeyelim, Yararlanalım…


English

Tuketim kelimesine yerine, yararlanmak isterseniz baska bir onerim olacak…

“Tüketim” yerine “yarar” sozcugu bana sanki daha dogru gibi geliyor. “Yararlanmak” eylemi de “tuketmek” eyleminden daha iyi seyler ifade ediyor. 
 
“Yarar” sozcugu icindeki anlamlarda “bir isten elde edilen iyi son uc”(tdk sozluk 1.anlam) veya “uygunluk””(tdk sozluk 3.anlam)”Tuketim”in aksine, “yararlanmak”, “yok etmek” anlamina gelmiyor. 
 
Ayrica, “yarar” kavramini, Antik Yunan filozofu Epikuros’tan, 18.yuzyilin onemli “yararci” dusunurlerinden olan Jeremy Bentham’a, oradan 19.yuzyilin onde gelen iktisat dusunurlerinden J.S Mill’in “kamusal yarar” kavramina ve oradan da gunumuze kadar bir tarihsel surec icinde izlemek mumkun…
 
Fakat Mill’in uzerinde durdugu “kamusal yarar” kavraminin dogayi da icine alacak sekilde genisletilmesi gerekiyor diye dusunuyorum.
 
Bu genisletmenin geregi yeni kamusal ozneyi tanimlayabilmek icin, “Derin Ekoloji” kavraminin mucidi Norveçli eko-filozof Arne Naess’in “ekolojik benlik”(1995) kavramindan yararlanilabilir. “Ekolojik benlik”, insanin kendi benligini ekolojiyi de icine alacak sekilde genisletmesi anlamina geliyor. Yani, doga ayri, insan ayri bir yaratik degil. İkisi, ayni yaratik. Dolayisi ile bu anlayista doga ve insanin, aci ve sevincte ortak ve ayni oldugu kabul edilir…
 
James Lovelock gibi biliminsanlari, bu “benlik” ve/ya “bilinc”i, daha cok gezegenin gunese uyumlanmasi, yani yeryuzu isisinin sabit tutulmasi(termostatis) konusunda buyuk rol oynayan gezegenel bagisiklik sistemi(biyosfer) icersinde degerlendirmistir ki Lovelock buna “Gaia” derken, ben buna “biyosferal ego” diyorum. Ve bunu diyerek, Naess’in Freud’dan aldigi bireysel ego ve benlik tanimini doga ile birlestirerek,”ekolojik ego-self”e genisletmesine, biyolojik ya da fizyolojik bir temel kazandirmaya calismis oluyorum.
 
Tabii, bunu yaparken de zihin veya bilis felsefesinin binlerce yildir cozmeye calistigi insan bilincini anlayabilme konusunda yeni bir cozum olarak, insan bilincini kendi bagisiklik/savunma ya da uyumlandirma sistemlerimize, ya da daha dogrusu hepimizin bireysel bagisiklik sistemini kapsayan ve belli bir suura sahip olan tek bir biyosferal bagisiklik/uyumlandirma sistemine baglamis oluyorum ki bu biyosferal bagisiklik/uyumlandirma sisteminin ana islevi termostatis’i saglayacak formlara gunesin coskusunu ruzgarlandirmaktir…
 
Tabii, bu durumda”biyosferal ego”, parca-butun iliskisi icinde ve hologramik bir bicimde bizim egolarimizi(kisisel benlik ve suurlarimizi)da kapsamis oluyor. Nasil? Bize ait oldugunu iddia ettigimiz bagisiklik sistemlerimiz daha once de bahsettigim gibi kisisel benliklerimizin surdurulebilirligi hesabina calismiyor. Daha cok gezegenel bagisiklik sisteminin hesabina calisiyor gibi bir tavir sergiliyor. Bu da parca-butun iliskisi icinde anlasilabilir birsey tabii…
 
Yeni kamusal ozneyi yukaridaki gibi tanimlamaya calistiktan sonra, bu tanimlanan yeni kamusal oznenin”kamusal yarar”ına geri donecek olursak, “kamusal yarar” yukaridaki genisletmelerle gunesin coskusunu icine alacak sekilde “biyosferal ego”nun “akortcu yarar” anlayisina donusturulebilir… Buradaki “akortcu” tanimi, yarar kelimesi icindeki uygunluk anlamini ile de ortusur.
 
Yarar saglamak icin mukemmel cevrimsellikler saglayacak, diger yasam uclarina baglanabilecek, iyi son uclar elde etmeliyiz: Yararlanmaliyiz ama asla elde ettigimiz bu yasamsal uclari tuketerek, yok etmemeliyiz:)
 
Bu kadar yabanci kaynaga referans yaptiktan sonra Anadolu koylusu icin “Anadolu halkinin bir ruhu vardı, nufus edemedin!” diyen “Yaban”nin Ahmet Celal’i gibi olmadan, biz de o ruha yarar bir referansla, “Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır” diyerek bitirelim:) Tabii, bu hatirlatmayi yaparken, 1930’lardaki “Yaban”da yer alan bu koylu halkin buyuk cogunlugunun bugun artik topraktan yararlanan koylerden, topragi tuketen kentlere goc ettigini de unutmamak lazim…

Not1: Bazı sozluklerde “yarar” sozcugunun anlamlari arasinda bilgi iceren bir gostergeyi bir yere asmaktan gelen “asi” da verilir. Tabii, bu gosterge bilim acisindan ele alindiginda bilgi, baska uclarla baglanabilecek iyi son uclardir. Bu anlamda bilgi, tuketilemez; bilgiden yararlanilir… Bunun bilgi toplumu icin de ayri bir anlami olsa gerek…

Not2: “Kullanmak” ve “yararlanma”nin Ingilizce karsiligi da bildiginiz gibi “to make use of” olarak da ifade edililir.
 
Havaya karbondioksit salmadan ve yaşamı tüketmeden, biyosferden yararlanan çok güzel bir örnek:)

Previous Older Entries