Walden

Walden, Ormanda Bir Yaşam 

Yazan: Henry David Thoreau   Yayınlandığı yıl: 1854, ABD

 Çeviren: Deniz Postacı 

Orjinal metin için Gutenberg .Org

Ekonomi

Bu sayfaları yazdığımda, daha doğrusu büyük bir çoğunluğunu yazdığımda, Massachusetts, Concord’daki Walden Gölü’nün kıyısındaki ormanda en yakın komşudan bir mil uzakta kendi ellerimle yaptığım bir evde tek başıma yaşıyordum. Orada iki yıl, iki ay boyunca yaşamımı sürdürdüm. Şimdi, tekrar uygar yaşamın konuğuyum.

Eğer şehirli arkadaşlarım tarafından kaba ve yersiz bulunan ama bana hiç de kaba ve yersiz gelmeyen ve hatta aksine tam yerinde gerekli ve doğal gelen hayat tarzıma dair böylesine detaylı sorgulanmasaydım, okuyucularımı kendi kişisel işlerimle bu şekilde meşgul etmek zorunda kalmazdım. Bazıları ne yemek zorunda kaldığımı, yalnızlık hissedip hissetmediğimi, korkup korkmadığımı ve benzeri soruları sordu. Bazıları da, gelirimin ne kadarını hayır işlerine ayırdığımı öğrenmek konusunda meraklandı. Büyük aileleri olan bazıları ise, ne kadar fakir çocuğu desteklediğimi merak etti. Bu kitapta bu soruların bazılarına yanıt vereceğim için, benim şahsımla ilgili olmayan okuyucumdan beni affetmesini rica edeceğim. Bir çok kitapta “Ben” veya birinci tekil şahıs göz ardı edilir. Fakat bu kitapta bundan geri durulacak. Bu, egotism ile ilgili olarak buradaki ana farktır. Genellikle her şeyin ardından birinci tekil şahsın konuştuğunu unuturuz. Orada tanıdığım başka birisi olsaydı, kendimden çok bahsetmemem gerekirdi. Maalesef, tek kişilik deneyimimin kısıtlılığı nedeni ile kendimden bahsetmeye mahkumum. Üstelik, ben kendi açımdan her yazardan sadece başka insanlardan duyduklarını değil, ya başında ya da sonunda kendi yaşamından da basit ve samimi bir şekilde bir anlatım beklerim. Bu beklentim, uzak diyarlardan sevdiklerine gönderilebilecek türden bir anlatımdır. Zira, samimiyetle yaşadıysa, bana uzak bir yerde olmuş olmalıdır. Belki de, bu sayfalar daha ziyade yoksul öğrencilere hitap eder. Diğer okuyucularıma gelince, onlara verilecek payı kabul edeceklerdir. Hiç kimsenin üzerindeki kıyafeti oturtmak için dikiş yerlerinden esnetmeyeceğine güveniyorum. Zira, bu dikişler vücutlarına uyarak, çok iyi bir hizmet sunmaktadır.

Çin ve Sandaviç Adaları hakkında pek konuşmayacak olsam da, bu sayfaları okuyan ve New England’da yaşayan sizlere dair, sizin içinde bulunduğunuz koşullara dair, bu şehirdeki, bu dünyadaki koşul veya duruma dair bir şeyi, olduğu gibi ve olduğu kadar kötü olmak zorunda olup olmadığını, hiçbir zaman olamayacağı kadar iyileştirilip iyileştirilemeyeceğini söylemeyi çok istiyorum. Concord’da çok yer gezdim. Dükkanlar, ofisler, tarlalar… Oralarda yaşayanlar, belirgin olarak birlerce şekilde kefaret ödüyorlar gibi geldi bana.
Kendilerini dört ateşe açan ve Güneş’in yüzüne bakarak, kafaları aşağı, alevlerin üzerine doğru öylece duran veya “kursaklarından midelerine sıvıdan başka hiçbir şey geçmezken, onlar için doğal pozisyonlarını almaları imkansız olana kadar omuzlarının üzerinden göklere bakan veya bir ağacın dibinde yaşam için zincirlenmiş oturan veya geniş imparatorlukları, kırkayaklar gibi gövdeleri ile ölçen veya sütunlar üzerinde tek ayak üzerinde duran Brahman rahiplerinden duyduğum şey… Bilinçli kefaletin bu şekilleri bile, benim günlük hayatımızda şahit olduğum sahnelerden çok daha şaşırtıcı ve inanılmazdır.

Herkül’ün yaptığı on iki iş, komşularımın yaptığı işlerle karşılaştırıldığında neredeyse bir hiçtir. Zira, komşularım sadece on iki kişi ve ölümlü fanilerdir. Fakat bu insanların bir canavarı öldürdüğü veya yakaladığını veya herhangi bir işi bitirdiğini, hiçbir zaman göremedim. Onların, bir kafasını kestiğinde iki yeni kafa çıkartacak olan Hydra’nın kafasının kökünü kızgın demirle yakacak Iolaus gibi arkadaşları yoktu.
Şansızlıkları, miras kalmış tarlalara, evlere, ahırlara, ineklere ve çiftlik araç gereçlerine sahip olmak olan kentli, genç insanları görüyorum. Zira bunları elde etmek, başından def etmekten daha kolaydır. Daha iyisi eğer doğada doğmuş olsalardı ve bir kurt tarafından emzirilseydiler, hangi alanda çalışmak üzere çağrıldıklarını daha net bir şekilde görmüş olurlardı. Kim onları toprağın kölesi yaptı? Sizler bir avuç pislik yemeye mahkümken, onlar altmış dönüm mü yiyecekler? Neden onlar doğar doğmaz mezarlarını kazmaya başlamalılar? Önlerine çıkan her şeyi ite kaka, sadece bir ömür yaşarlar ve ellerinden geldiği kadar iyi geçinmeye çalışırlar. Yirmi üç metreye on iki metre bir ahırı ve onun asla temizlenmeyen pis damızlıklarını, yüz hektarlık alanı, tarlayı, biçilmelik otları, çayırları ve ağaçlıkları ite kaka, yaşam kavgasında sürünerek, bu kavganın yükü altında neredeyse ezilmiş ve boğulmuş kaç tane zavallı, ölümlü ruh ile karşılaştım şimdiye kadar! Böylesine gereksiz miras yükleri ile mücadele etmek zorunda kalmayan nasipsizler, bir kaç kübik metre olan etlerinin açlığını bastırmak ve yaşamak için yeterli iş bulurlar.

Fakat insanlar, bir hatanın gölgesinde çalışırlar. İnsan, çok kısa zamanda toprak altında gübre olacaktır. Sanki bir kader, yaygın ismi ile zorunluluk ile eski bir kitapta söylendiği gibi, hırsızların kırıp gireceği ve çalacağı, güvelerin ve küflerin yok edeceği hazineler kazanmak için insanlar çalıştırılırlar. Bu, onların da daha önce anlamazlarsa, sonuna geldiklerinde anlayacakları gibi bir aptalın hayatıdır. Şöyle söylenir ya; Deucalion ve Pyrrha, arkasından kafasına taş atarak insanı yarattı:

“Inde genus durum sumus, experiensque laborum,
 Et documenta damus qua simus origine nati”

Veya Raleigh’in dizelerinde kafiyelendiği gibi:

“Bundan ötürü nazik, sert kalpliliğimiz, acıya ve ilgiye tahammül ederek, taştan doğası ile bedenlerimizin olduğu şeyi onaylıyor.”

Arkalarından kafalarına taş fırlatmak ve nereye düştüklerini görmemek, yanlış yapan bir kahine körü körüne itaat için çok fazla.
Karşılaştırıldığında özgür kabul edilebilecek bu ülkede birçok insan, sadece cehalet ve yanlıştan, yaşamın sahte ilgileri ve yüzeysel kaba işleri ile öylesine meşguldür ki, yaşamın en güzel meyvelerini toplayamazlar. Parmakları, bu meyveleri toplayamayacak kadar aşırı işten yorgun, beceriksizleşmiş ve titrektir. Aslında, emeği ile geçinen insanlar, her gün yaşayabilecekleri gerçek bir huzur için zamana sahip değillerdir. İnsanların insanlarla kurdukları en insani ilişkileri bile sürdürmeye güçleri yoktur.

Emekleri, pazarda değersizleşir. Makine olmaktan başka bir şey için zamanları yoktur. Gelişiminin gerektirdiği cehaletini nasıl daha iyi hatırlayabilir? Kim, bilgisini öyle sık kullanmak zorundadır. Onu yargılanmadan önce, sevgi ile ona yaklaşmalıyız ve bazen onu hoş giydirmeliyiz ve beslemeliyiz. Doğamızın en ince ve güzel nitelikleri, meyve üzerindeki çiçekler gibi sadece en narin dokunuşlar ile korunabilir. Yine de, ne kendimize, ne de başkalarını böyle nazikçe davranmayız.

Bazılarınız, hepimiz biliyoruz, yoksuldur, zar zor geçinmektedir,eskiden de ağlıyordu, şimdi de bazen hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Hiç şüphem yok ki, bu kitabı okuyan bazılarınızın şu an yediği akşam yemeğini ödeyebilecek parası yok! Ya da, paltolarınız ve ayakkabılarınız hızlı eskiyor veya zaten eskimiş. Bazılarınız, bu sayfaya kadar size para verenlerden soyduğunuz, borç alınmış veya çalınmış zamanları harcayarak geldiniz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: